🎆 Milli Mücadele Döneminde Yapılan Fedakarlıklar Ile Ilgili Araştırma

DenizliBüyükşehir Belediyesi, Milli Mücadele'nin kahramanları anısına "Tavas ve Yöresi Milli Mücadele Programı" adlı bir etkinlik düzenledi. Koronavirüs tedbirleri ve sosyal mesafe kuralına uyularak yapılan programda Tavas ve yöresinde Milli Mücadele döneminde yaşanılanlar anlatıldı. tanbul1970, s.266; Bu konu ile ilgili detaylı bilgi Müftü Hüseyin Bayık'ın hatıratında mevcuttur. Bkz. Ali Sarıkoyuncu, "Milli Mücadele'de Afyon Müftüsü Hüseyin (Bayık) Efendi", Hl.Afyonkarahisar Araütırmaları Sempozyumu Bildirileri, 22-24 Ekim 1993, Afyonkarahisar, s.77. ler daha sonra Uak cephesine gönderilmitir. Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ), İzmir'in Kurtuluşunun 100. Yılı Etkinlikleri dizisinin ilkini Tarihçi-Yazar Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın katılımlarıyla gerçekleştirdi. Ortaylı, “Burası doğrunun konuşulduğu, yurt sevgisinin, Türk tarihinin ve Türk kimliğinin iftiharla taşındığı bir memlekettir” dedi. DEÜ Rektörü Prof. Dr. Nükhet Hotar ise etkinlikte MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE MANİSA. 2019 yılı aylardan 8 Eylül mevsim sonbahar diye başlar bazı anılar. Bu tarih şimdilik dursun. Ama biz çok öncelere gidelim tarih sayfalarını çevirirken tek tek değil kalınca bir sayfa topunu kaldırarak çevirelim. 106 yıl önce, 1915 yılının 18 Mart’ında Çanakkale Destanı’nı Milli Mücadele çalışmalarının özellikle Güney Batı Anadolu Milli Direniş Hareketleri, Yunan ve İtalyan işgalleri ile ilgili sahasında temel kaynak olarak kullanılan birincil dokümanlardan birisi de Albay Şefik Aker’inüç cilt hâlinde yayımlananİstiklal Harbinde 57. Tümen ve Aydın Milli Cidali adlı eseridir. Milli mücadele döneminde kadın kahraman olarak adlandırılan ve tarihe isimleri kaydedilmiş pek çok isim bulunur. Bunların ortak özellikleri vatan savunması uğruna cephenin gerisinde vermiş oldukları mücadelelerden geçer. Burada cesaretlerinden vazgeçmeyerek bugüne örnek olan düşmandan korkmadan yaptıkları savunmaları ile CengizMutlu (2013). Milli Mücadele’de Türkiye’de Azalan Nüfus ve İzdivac Meselesi. Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, XXIX(), 169-206. MLA: Cengiz Mutlu. "Milli Mücadele’de Türkiye’de Azalan Nüfus ve İzdivac Meselesi" Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, vol. XXIX, no. , 2013, pp. 169-206. Chicago: Cengiz Mutlu. MilliMücadele Döneminde Eskişehir Mitingleri ve Çekilen Protesto Telgrafları (19.02.2008) Doç. Dr. Yusuf Sarınay: Atatürk'ten Günümüze Türk Dış Politikası Hakkında Genel Bir Değerlendirme (24.09.2007) Okt. Mevhibe Savaş: Atatürk'e Göre Türk Kadını (26.02.2008) Millî Mücadele de Adana Cephesi (17.06.2008) Millî Mücadele Dönemi’nde yapılan fedakârlıklar ile ilgili araştırma. Bir Dünya Bırakın Dinleme/İzleme Metni Cevapları 6. Sınıf Türkçe Kitabı Ata Yayıncılık sorusunun cevabı için bana yardımcı olur musunuz? HintMüslümanlarının Milli Mücadele’ye yaptığı yardımları aşağıdaki başlıklar altında özetlemek mümkündür : 4. Azerbaycan Türkleri’nin Yardımları. Heyet-i Temsiliye ile Azerbaycan arasında ilişki kurulması için görevlendirilen Dr. Fuat Sabit Bey’in Amasya’da 5. denitelenirken, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, Milli Mücadele döneminde bunun böyle olmadığı görülür. Çünkü Mondros Mütare-kesi (1918) sonrası ortaya çıkan durum ile; bir taraftan Türk yurdu-MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASINDA İLKESEL YAKLAŞIMLAR VE UYGULAMA ÖRNEKLERİ 75 Batıda yapılan araştırmalar aydınlarının bakış-larını bu alana çevirir. Macar Türkolog Ignacz Kunos İstanbul’a gelir. 1913 yılında Ziya Gökalp, Rıza Tevfik ve Köprülüzâde Mehmet Fuat Halk Edebiyatı alanında yaptığı araştırma ve yazılarla dikkat çeker. 1. Millî mücadele döneminde halk edebiyatı 3zmVz. Prof. Dr. Ali SARIKOYUNCU Giriş Milli Mücadele’de ağalar, eşraf, şeyhler, din adamları, askeri ve sivil yöneticiler ve halk kendi özelliklerine özgü genel bir davranış içerisinde bulunmuşlardır. Bunlardan mücadeleye katılanlar, karşı duranlar ve tarafsız olanlar vardır. Örneğin gerek köydeki ağa, gerekse şehir ve kasabadaki eşraf, genel olarak birbirini çekemeyen, karşılıklı rekabet halinde bulunan bir özellik gösterir. Biri Kuva-yı Milliyeci ise, diğeri İstanbul hükümeti tarafındadır. Kimileri de malını, mülkünü muhafaza edebilmek için düşmanla hoş geçinme yolunu tutmuş, bir kısmı da yine aynı maksatla dövüşenler satında yer almıştır.[1] Bu arada hiç kuşkusuz vatanseverlik duygusuyla hareket edenler de vardır. Öte yandan askeri ve sivil yöneticiler subaylar ile valiler, mutasarrıflar ve kaymakamlar politik bakımdan iki hasım cepheye -İttihatçı ve İtilâfçı- bölünmüşlerdir. Gerçi eşrafta ve diğer zümrelerde de, az veya çok bu bölünme mevcuttu. Fakat, politik çekişme zararlarını en çok toplumun aydın kesimini oluşturan bu grupta hissettirmiştir.[2] Buraya kadar söylenenler din adamları için de geçerlidir. İleride daha geniş söz edileceği gibi, vatanın işgallerden kurtarılması ve milletin bağımsızlığının korunması için, pek çok din adamı önemli hizmetlerde bulunmuşlardır. Onlar, cami kürsülerinde, meydanlarda düzenlenen mitinglerde kurdukları cemiyetlerde, hatta cephelerde halka rehberlik etmişlerdir. Ayrıca bu uğurda hiç çekinmeden mallarını sarf edenler olduğu gibi, bir kısmı da şehit olmuştur. Bu cümleden olarak, Nisan 1920’de Gönen Müftüsü Şevki Efendi Anzavur’un adamlarınca, İvrindi’de Dersiam Ali Rıza Efendi Yunan askerlerince, Ekim 1920’de Müderris Sivaslı Ali Kemali Efendi Delibaşlı Mehmet taraftarlarınca, Nisan 1921’de de Bilecik Müftüsü Mehmet Nuri Efendi Yunan kuvvetlerince şehit edilmişlerdir. Bu arada 2 Şubat 1926’da Eşme Müftüsü Hacı Ahmet Nazif Efendi’de Milli Mücadele’deki hizmetleri yüzünden Madanoğlu Mustafa’nın kızkardeşinin oğulları Kamil ve Haydar tarafından öldürülmüştür.[3] Sayıları çok az olmakla birlikte kimileri de Padişah-Halife tarafını tutup Kuva-yı Milliye’ye karşı çıkmışlardır. Sabahattin Selek’in de belirlediği gibi bunlar fonksiyonlarını yalnız ibadetle, vaazla değil, kan dökerek de yapmışlardır. Bu silahşör hocalar arasında 31 Mart’tan kalma mektepli düşmanı yobazlar, ne istediğini bilmeyen cahil takımı ve din yolunu kâr yolu sayan açıkgözler vardır. Gerede- Bolu olaylarının Kör Ali Hocası, Divitlinin Eşref Hocası, Düzce’nin Ahmet Hocası, Biga’nın Gavur İmamı, Konya-Bozkır’ın Şeyh Zeynelâbidin’e bağlı hocaları, Milli Mücadele’nin iç cephelerini açarak, ciddi tehlikeler yaratmışlardır.[4] Şeriatın elden gittiğini iddia eden hoca sınıfı hep Hürriyet ve İtilâf Partisi’ne katılmıştır. Bunların en ünlüsü yukarıda ismi geçen Konyalı Zeynelâbidin, siyasi hayatına Hürriyet ve İtilâf Partisi Konya Meb’usu olarak başlamıştır. Daha sonra Padişah Vahdeddin’e de tesir ederek Ayan azalığına seçilmiştir.[5] Hürriyet ve İtilâf Partisi’nin ihmal edilmeyecek bir diğer ismi de Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’dir. “Meşrutiyet Devri’nin Mebusan Meclisinde uzun nutuklarıyla ve hazır cevaplığı ile tanınan bu din adamı, dini sıfatını geçim ve şöhret için ustaca kullanmasını bilmiştir. Damat Ferit Paşa hükümetlerinde Şeyhülislâmlık yapmış, Ferit Paşa’nın Paris’e gittiği bir devrede kendisine Sadrazam vekilliği görevi verilmiştir. Anadolu harekatını eşkiya harekatı, bu harekatın önderi Mustafa Kemal Paşa’yı da baş şaki olarak gören Mustafa Sabri, düşmanın İzmir’den denize dökülmesi üzerine, Ermeni ve Rumlardan müteşekkil bir kuvvetle Türk ordusunun karşısına çıkılmasını Vahideddin’e teklif edecek kadar ulusal harekete düşmandı.[6] Bu arada onun, ulusal bağımsızlık savaşımızda milli varlığa düşman cemiyetlerden Teali-i İslam’ın kurucularından olduğu da unutulmamalıdır. İlk adı Cemiyet-i Müderrisin Medrese Öğretmenleri Derneği olan Teâli-i İslâm Cemiyeti’nin yönetim kurulunda, Mustafa Sabri Başkan, İskilipli Mehmet Atıf İkinci Başkan, Said-i Kürdi Nursi İttihat ve Muhammediye Cemiyeti önderlerinden bulunuyordu.[7] Teâli-i İslâm Cemiyeti, Kuva-yı Milliye aleyhinde bildiriler yayımlamıştır. Bildirilerden 16 Eylül 1919 tarihli İkdam gazetesinde yayımlananı çok etkili olmuş; Anadolu’da yer yer isyanlar çıkmıştır. Bu bildiri incelendiğinde, Teâli-i İslâm Cemiyeti’nin milli varlığa ne denli düşman olduğu daha iyi anlaşılacaktır.[8] Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin şube başkanlıklarında bulunan din adamları da vardır; Isparta Müftüsü Şakir Efendi, Bursa Müftüsü Ömer Fevzi Efendi gibi. Özellikle Ömer Fevzi Efendi, Bursa ve çevresinde Kuva-yı Milliye aleyhinde etkili olmuş bir din adamıdır. Anadolu harekatı yanında yer alan din görevlilerine çeşitli baskılarda bulunmuş, bir kısmını görevinden azlettirerek, bu arada kendisi de Müftü Ömer Kamil Efendi’yi görevden azlederek Bursa Müftüsü olmuştur.[9] Bu isimlere düşmanla iş birliği yapan Said Molla, Babaeski Müftüsü Ali Rıza gibi birkaç isim daha ilave etmek mümkündür. Ancak hemen belirtelim ki, bunların hepsi İslamiyet’in kutsal ruhunu anlamayan veya anlamak imkanı bulmadan, din adamı kisvesi kazanmış, cahil ve aldatılmış kişilerdir. Laikliği, dinsizlik hatta Atatürk’ü, din düşmanı olarak nitelendirmişlerdir. Atatürk’ün böylelerine karşı mücadele ve tepkisi, İslam dinine karşı gibi gösterilmiş ve bugüne kadar aynı propaganda sürdürülegelmiştir. Bu din adamları ile ilgili söylediklerimizi, kendisi de bir din adamı olan ve I. Dönem TBMM üyelerinden Mehmet Vehbi Efendi’in Çelik 23 Ekim 1920 tarihinde Meclis kürsüsünde dile getirdiği şu tümceleri özetler mahiyettedir “…Sarıklı namına teessüf ederim. Ve sahte sarıklılar ulemadan madut değildir. İşte o hain Zeynelâbidin habisin yetiştirmiş olduğu kendi gibi müftüsü birkaç kimseden ibarettir. Buna sarıklılara mal edip de hocaları itham etmek de muvafıkı insaf değildir…”.[10] Bu bakımdan tüm din adamlarının Kuva-yı Milliye aleyhinde çalıştığı söylenemez. Ülkesini seven pek çok din adamı kendiliklerinden Anadolu harekatı yanında yer almışlardır. A. Milli Mücadele Fikrinin Doğuşunda Din Adamları Ölüm-kalım mücadelesininin ilk günlerinde Atatürk’ün de belirttiği gibi halk, “hakiki vaziyeti anlamamışlardı. Fikirlerde karışıklık vardı. Dimağlar adeta durgun bir haldeydi.” yine Atatürk’ün ifadesiyle pek çok din adamı “hakikatı halka izah ettiler. Doğru yolu gösteren vaaz ve nasihatlerden sonra herkes çalışmaya başladı.”.[11] Bu cümleden olarak, İzmir’in işgalinden sadece dört saat gibi kısa bir süre sonra düzenlediği mitingde “işgal edilen memleket halkının silaha sarılması dini bir görevdir.” diyen Müftü Ahmet Hulusi Efendi’nin etrafında Denizlililer hemen birleşmişleridir. O, bu tarihi konuşmasında şöyle diyordu “Muhterem Denizlililer!. Bugün sabahın erken saatlerinde İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. Bu tecavüze karşı hareketsiz kalmak, din ve devlete ihanettir, vatana karşı işlenen suçların, Allah ve tarih önünde affı imkansız ve günahtır. Cihat, tam manasıyla teşekkül etmiş dini görev olarak karşımızdadır. Hemşehrilerim, karşımıza çıkarılan dünkü tebaamız Yunan’a biz mağlup olmadık. Onlar öteki düşmanlarımızın vasıtasıdır. Yunan’ın bir Türk beldesini ellerine geçirmelerinin ne manaya geldiğini, İzmir’de şu birkaç saat içinde işledikleri cinayetler gösteriyor. Silahımız olmayabilir, topsuz, tüfeksiz olarak sapan taşları ile de düşmanın karşısına çıkacağız. İstiklal aşkı, vatan sevgisi, haysiyet şuurumuz ile, kalbimizdeki iman ile mücadelemizin sonunda zafer kazanacağız. Bu uğurda canını verenler şehit, kalanlar gazidir. Bu mutlak olarak cihad-ı mukaddestir. Sizlere vatanımızı düşmana teslim etmekten başka bir çarenin olmadığını söyleyenler, düşman esareti altında olanlardır. Onlar, irade ve kararlarına sahip değillerdir. Bu vaziyette onların emri ve fetvası aklen ve dinen caiz, makbul ve muteber değildir. Doğru olan vatan savunması ve bağımsızlık uğruna cihattır. Korkmayınız. Üzülmeyiniz. Bu liva-yi hamdin altında toplanınız ve mücadeleye hazırlanınız. Müftünüz olarak Cihad-ı Mukaddes Fetvasını ilan ve tebliğ ediyorum. Elinizde hiçbir silahınız olmasa dahi üçer taş alarak düşman üzerine atmak suretiyle mutlaka fiili mukabelede bulununuz.”[12] Ahmet Hulusi Efendi’nin konuşması ve düzenlenen miting, çevre il ve ilçelerde de etkili olmuştur. 16 Mayıs Cuma günü Acıpayam, Sarayköy ve Tavas ilçelerinde, 17 Mayıs Cumartesi günü ise Çal ilçesinde mitingler düzenlenmiş ve Yunan işgalini protesto telgrafları çekilmiştir. Diğer taraftan Müftü Ahmet Hulusi Efendi ilk fiili savunma örgütünü kuranlardandır. Denizli Kuva-yi Milliyesi adını alan bu teşkilatın sevk ve idaresi için yakından ilgilenmiştir. Dinar ve Afyon- Karahisar’a gitmek suretiyle bu ulusal kuvvetin ikmalini sağlamıştır. Milli Mücadele’de Denizli hatta sadece Milli Mücadele denildiği zaman ilk akla gelen isim kuşkusuz onun ismidir.[13] Bu yüzden İstiklal Savaşı’nda Garp Cephesi Nasıl Kuruldu?, adlı eserin yazarı Rahmi Apak’ın da tespit ettiği gibi, “Yalnız Denizlililer değil, bütün Türk milleti Ahmet Hulusi Efendi ile iftihar edecektir.”[14] Bir diğer din adamı Sarayköy Müftüsü Ahmet Şükrü Efendi, 16 Mayıs 1919 tarihinde düzenlediği mitingde halka İzmir’in kafir Yunanlılar tarafından işgal edildiğini, bu kafirlerin bulunduğu yerde Cuma namazı kılınamayacağını ve kılınmasının da caiz olmadığını bildirerek, düşmana karşı konmasını istemiştir.[15] Denizli-Çal Müftüsü Ahmet İzzet Çalgüner Efendi de ilçesinde ve çevresinde halkın ulusal harekete katılmaları için çalışmalarda bulunan din adamlarının ilklerindendir. O, 17 Mayıs 1919 günü Çal halkını Çarşı Camii’nde toplayarak onlara düşman istilasına karşı seyirci kalınmamasını ve silahla karşı konulmasının gerekli olduğunu anlatmıştır. Daha sonraki günlerde de aynı camide yapılan toplantılarla halkı düşmana direnme konusunda bilinçlendirmeye ve örgütlemeye çalışmıştır. Bu amaçla, ilçenin nüfuzlu kişileri ile toplantı yapmıştır. Böyle bir toplantıda; “Allahımız bir, kitabımız bir, vatanımız bir olduğuna göre korumaya da mecburuz. Kutsal değerlerimizi savunmak için Allah’ın ve Peygamberin emirlerine uymak gereklidir. Çöken saray saltanatının yerine milletin kalbindeki iman nuru bir kat daha parlamıştır…” şeklinde yürekleri ürpertici bir konuşma yapmıştır. Ayrıca Ahmet İzzet Efendi, toplantıda hazır bulunanlardan bir de imzalı senet almıştır. Çal halkından 20 kişinin imzaladığı senette; “Efendim, yukarıda isimleri yazılı olanlar, cümlemiz dinimizi, vatanımızı, namusumuzu korumak için size iştirak etmeye söz veriyoruz. Buna dair her ne emir olursa ifasına hazırız.”[16] Çal Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin de kurucularından olan Ahmet İzzet Efendi, Çal ve çevresinden topladığı 100 gönüllü ile Aydın-Köşk cephesinde düşmanla çarpışmıştır.[17] Aynı şekilde Acıpayam Müftüleri Hasan Tokcan Efendi ile Mehmet Arif Akşit 1920’de Hasan Efendi milletvekili seçilince yerine müftü olmuştur ve Tavas Müftüsü Cennetzade Tahir ve Tavas Bektaşi Tekkesi Postnişini Mazlum Baba Babalım Efendiler de ilçelerinin halkını Milli Mücadele lehinde bilinçlendirmişlerdir.[18] Bu arada Ahmet İzzet Efendi gibi Müftü Hasan Efendi de çevresine topladığı gönüllülerden oluşturduğu Acıpayam Müfrezesi ile, Aydın cephesine gitmiştir. Burada o, düşmana karşı vatan topraklarını savunmuştur.[19] Aydın halkının direnişe katılmasını sağlamakta zorluk çeken 57. Tümen Komutanı Albay Şefik Bey, Muğla’nın Bozöyüklü bucağından Hatip Hacı Süleyman Efendi’yi Çine’ye davet eder. Daha önce Muğla’daki ulusal örgütlenmede görev almış olan Hacı Süleyman Efendi, 12 Haziran 1919’da Çine’ye gelmiştir. Buranın ileri gelenleriyle görüşerek aynı gün Çine Heyet-i Milliyesi’nin kurulmasını sağlar.[20] Aydın merkezinde yine milli ordu fahri müftüsü olarak cephelerde hizmet yapan Aydın I. Dönem TBMM üyelerinden Esat İleri,[21] ile Nazilli’de Müderris Hacı Süleyman Efendi’nin önemli hizmetleri olmuştur. I. Dönem için İzmir’den milletvekili de seçilen Hacı Süleyman Efendi, Demirci Mehmet Efe’nin Milli Mücadele lehinde hizmete katılmasında etkili olmuştur.[22] Ayrıca Aydın Karacasu Müftüsü Mustafa Hulusi, Bozdoğan Müftüsü Hasan Tahir, Çine Müftüsü Ahmet Efendilerin de önemli hizmetleri olmuştur.[23] Öte yandan Yunan işgali öncesinde İzmir’de düzenlenen mitingde de İzmir Müftüsü Rahmetullah Efendi, vatan sevgisinin imandan olduğunu, İzmir’in asırlardır ezan sesleri yükselen semalarında kulakları tırmalayan çan seslerine katlanmaktansa şerefle ölerek şehadet şerbetini içmenin daha iyi olacağını açıklayarak, konuşmasını şu sözlerle bitiriyordu “Kardeşlerim!. Ciğerlerinizde bir soluk nefes kaldıkça, damarlarınızda bir damla kan kaldıkça, anavatanımızı düşmanlara teslim etmeyeceğinize Kur’an-ı Kerim’e el basarak benimle birlikte yemin edin.”[24] Rahmetullah Efendi, İzmir Valisi İzzet Bey’in Yunan işgaline karşı konulmaması emri üzerine de; “Vali Bey!. Bu sakalım kanımla kızarabilir, ama bu alına Yunan alçağını sükunetle selamlamış olmanın karasını sürerek, Huzur-u İlahiye’ye çıkamam.” diye haykırmıştır.[25] Bu arada Müftü Efendi, toplantıyı da terk etmiştir.[26] İşte bu suretle Yunan işgaline ilk isyan bayrağını çeken Rahmetullah Efendi, işgalden sonra da çalışmalarını gizli olarak sürdürmüştür.[27] Manisa’da da Manisa Müftüsü Alim Efendi, Cemiyet-i İslamiyye adıyla bir örgüt kurarak faaliyete geçmiştir. İzmir’in işgalinden sonra Müftü Alim Efendi, Kırkağaç Müftüsü Hacı Rıfat Efendi, Burhaniye Müftüsü Mehmet Muhip Efendi, Edremit Müftüsü Hafız Cemal Efendi, Tire Müftüsü Sunullah Efendi, Yunan işgalini dini açıdan değerlendiren bir fetva vermişlerdir. Bu fetvada, Yunan işgal ve zulmünün haksızlığı belirtildikten sonra, buna karşı eyleme geçmenin dini bir ödev olduğu açıklanıyordu. Ayrıca, Yunanlılarla birlikte Damat Ferit Hükümeti de protesto edilmiştir. Bundan dolayıdır ki, bu fetvayı veren din adamları, Yunan makamları ve hem de İstanbul Hükümeti tarafından idama mahkum edilmiştir.[28] Manisa Müftüsü Alim Hoca, Manisa’nın işgalinden sonra bir süre Manisa’da kalmış, Manisa’daki çalışmalarının Yunanlıları rahatsız etmesi ve yukarda sözü geçen fetva dolayısıyla idama mahkum edilmesi üzerine Balıkesir’e geçerek, Redd-i İlhak Kurulu’nda faydalı hizmetlerde bulunmuştur. Dördüncü Balıkesir Kongresi’ne delege olarak kabul edilmiş, Heyet-i Merkeziye’nin fahri üyesi unvanı verilmiştir. O, Kurtuluş Savaşı’ndaki bu onurlu davranışları kadar, musikişinaslığı ile de ün kazanmış bir kişiliğe sahiptir.[29] Rahmetullah ve Alim Efendi’den başka Batı Anadolu’da; Balıkesir Müftüsü Hacı Ahmet Efendi, I. Dönem TBMM üyelerinden Müderris Abdülgafur Iştın ve Hasan Basri Çantay Efendiler,[30] Edramit Müftüsü Cemal Efendi, Biga Müftüsü Hamdi Efendi, İvrindi’de Hafız Hamit Efendi ve Yunan askerlerince şehit edilen Dersiam Ali Rıza Efendi, Fart nahiyesinde Miderris İbrahim Efendi, Balya Müftüsü Hüseyin Efendi, 1920 Nisan’ında Anzavur Ahmet’in adamlarınca şehit edilen Gönen Müftüsü Şevket Efendi, Bandırma Müftüsü Hakkı Efendi, Tire Müftüsü Sunullah Efendi, Uşak Müftüsü Ali Rıza Efendi, Uşak-Sabık Müftüsü İbrahim Tahtakılıç Bey,[31] Eşme Müftüsü Nazif Efendi, Turgutlu Müftüsü Hasan Basri Efendi, Demirci Müftüsü, İsmail Hakkı, Soma Sabık Müftüsü Osman Efendi, Bakırlı Hafız Hüseyin Efendi, Salihli Sabık Müftüsü Mehmet Lütfi Efendi, Manisa Müftüsü Alim Efendi’nin görevden alınması üzerine yerine müftü olan Abdulhamit Efendi, Kırkağaç Müftüsü Hacı Rıfat Efendi ve Demirci Müftüsü İsmail Hakkı Efendi gibi isimler çalışmalarda bulunmuştur. Hacı Rıfat Efendi, Ayvalık cephesinde fiilen savaşa katılmış ve düşmana esir düşmüştür. Cephede düşmanla çarpışırken esir düşen bir diğer isim de, Manisa Müderrislerinden Hacı Hilmi Efendi’dir. Bu iki din bilgini, Atina’da uzun süre esaret hayatı yaşamışlardır.[32] Bu arada Milli Mücadele lehindeki çalışmalarından dolayı Bilecik Müftüsü Mehmet Nuri Efendi de 1921 Nisan’ında da Yunan askerlerince şehit edilmiştir.[33] Adana, Kahramanmaraş, Gaziantep ve Şanlıurfa’da da halka mücadele fikrini aşılayanlar, yine din adamlarıdır. Bunlar, Adana’da; Müftü Hüsnü, Müderris Abdullah Faik Çopuroğlu, Çamurzade Hafız Osman Efendi Kozan Müftüsü, Abdülmecid Efendi Bahçe Müftüsü, Yusuf Ziya Efendi Osmaniye Müftüsü, Mehmet Aldatmaz Efendi Karaisalı Müftüsü, Kahramanmaraş’ta; Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurucularından Vezir Hoca diye tanınan Mehmet Alparslan, Hoca Hasan Rafet Seçkin ve Hoca Ali Sezai Kurtaran Hoca Efendiler, Gaziantep’te; Müftü Rıfat Efendi, İmam-Hatip Kazım, Mehmet, Abdülkadir ve Müezzin-Kayyim Ahmet Efendiler, Urfa’da; Müftü Hasan Hüsnü, Harran Müftüsü Mustafa Sırrı, Viranşehir Müftüsü İbrahim, Şeyh Saffet Yetkin, Müftü Osman Siverek Müftüsü ve Müderris Alim Asım Efendiler gibi din bilginleridir.[34] Onların önderliğinde emsalsiz bir savunma hareketi olan Maraş Müdafaası gibi müstesna bir kahramanlık örneği verilmiştir. Kahramanmaraş halkının Ermeni çeteleriyle Fransız askerlerine karşı koymasında Rıdvan Hoca’nın “Türk ve İslam hakimiyetinin bulunmadığı bir yerde Cuma namazı kılınmaz.” fetvası etkili olmuştur.[35] Özellikle Sütçü İmam’ın ilk kurşunu atması bu yörede de Milli Mücadele kıvılcımının ateşlenmesi için kafi gelmiştir.[36] Konya’da Milli Mücadele’yi fikirde, şuurda ve vicdanda yerleştiren, bin bir güçlük ve yokluk içinde istikrarlı bir yönetim kuran Müderris Ali Kemali, Mehmet Vehbi, Müftü Ömer Vehbi, Seydişehir Müftüsü İsmail Hakkı ve Abdülhalim Celebi gibi önde gelen şahsiyetlerdir. Ali Kemali Efendi, Ekim 1920’de Delibaş Mehmet’in adamlarınca şehit edilmiştir.[37] Antalya’da Müftü Yusuf Talat, Müderris Rasih Kaplan, Hacı Hatip Osman ve Çil Ahmet ve Alanya Müftüsü Ahmet Efendiler, Burdur’da; Müderris Hatipzade Mehmet ve Müftü Halil Efendiler, Isparta’da; Müderris Hafız İbrahim Demiralay, Müftü Hüseyin Hüsnü, Şeyh Ali, Müderris Şerif, Eğridir Müftüsü Hüseyin Hüsnü, Yalvaç Müftüsü Hüseyin, Sütçüler’de Müderris İsmail, Şarki Karağaç Müftüsü Ahmet Bilgiç, Uluborlu Müftüsü Tahir Efendiler, Afyon’da; Müftü Hüseyin Bayık, Gümüşzade Bekir, Müderris İsmail Şükrü, Mehmet Şükrü, Gevikzade Hacı Hafız ve Müderris Bolvadinli Yunuszade Ahmet Vehbi Efendiler, Kütahya’da; Müftü Fevzi, Müderris İbrahim, Mazlumzade Hafız Hasan, Hacı Musazade Hafız Mehmet ve Müftü Mehmet Akif Simav Müftüsü, Müftü Süleyman Gediz Müftüsü Efendiler, Bilecik’te; Müftü Mehmet Nuri ve Söğüt Müftüsü Mustafa Kilerci Efendiler, Bursa’da; Müftü Ahmet Hamdi, Şeyh Servet, Mustafa Fehmi Karacabey Müftüsü, Ahmet Vasfi Gemlik Müftüsü, Mehmet Niyazi Mudanya Müftüsü, Osman Mustafa Kemal Paşa, Fehmi İnegöl Müftüsü, Yusuf Ziya Orhaneli Müftüsü, Hüseyin Hüsnü Yenişehir Müftüsü, Müderris Hacı Yusuf, Ömer Kamil, Hacı Sadık, Şeyh Hacı Ahmet, Abdullah, Mehmet Kamil, Ali Rıza ve Mustafa Kamil Efendiler, İzmit’te; Halil Molla, Rıfat Hoca, Osman Nuri, Hafız Eşref, Kara Hafız Maksut, İmam- Hatip Mehmet Ali, Geyve’den Hafız Fuat Çelebi ve Hoca Bekir Efendiler, Eskişehir’de; Müderris Veli, Abdullah Azmi, Müftü Salih, Müftü Mehmet Ali Niyazi Sivrihisar Müftüsü, Abdulgafur Mihalıççık Müftüsü, Kırşehir’de; Müftü Halil, Müfit Kurutluoğlu, Hacı Bektaş Veli Dedesi Çelebi Cemalettin, Niyazi Salih Baba ve Hayrullah Çiçekdağı Müftüsü, İbrahim Mucur Müftüsü Efendiler, Niğde’de; Müftü Mustafa Hilmi, Müderris Abidin Efendiler, Aksaray’da; Müftü İbrahim Efendi, Nevşehir’de; Müftü Süleyman Efendi, Çankırı’da; Müftü Ata ve Mehmet Tevfik, Çerkeş Müftüsü Mustafa Efendiler, Çorum’da; Müftü Ali, Müderris Kazım ve İskilip Müftüsü İsmail Hakkı Efendiler, Yozgat’ta; Müftü Mehmet Hulusi Akyol, Kadı Halil Hilmi, Müderris Hasan, Şükrü Kaya, Şükrü Aksoy ve Abdullah Boğazlayan Müftüsü Efendiler, Kayseri’de; Müftü Nuh, Ahmet Remzi ve Müderris Mehmet Alim, Gürün Müftüsü İsmail Fehbi, İncesu Müftüsü Mahmut, Bünyan Müftüsü İbrahim Hakkı Efendiler, Malatya’da; Müderris Tortumluzade Hacı Hafız Mustafa ve Mustafa Fevzi Efendiler, Mersin İçel’de; Hocazade Emin, Kadı Ali Sabri Tarsus Kadısı, Müderris Naim, Ali Rıza, Mut Müftüsü Mustafa Kazım ve Silifke Müftüsü Ali Efendiler, Kilis’te; Müderris Abdurrahman Lami Efendi, Diyarbakır’da; Müftü İbrahim ve Müderris Abdülhamit, Abdurrahman Silvan Müftüsü, Ahmet Lice Müftüsü Efendiler, Mardin’de; Müftü Hüseyin ve Müderris Hasan Tahsin Efendiler, Siirt’te; Müftü Halil Hulki ve Salih, Müderris Hoca Ömer Efendiler, Bitlis’te; Müftü Abdülmecit Efendi, Hakkari’de; Müftü Ziyaeddin Efendi, Van’da; Müftü Hasan, Müderris Abdülhakim Arvasi ve Sadık Efendiler, Muş’ta; Müftü Hasan Kamil ve Müderris İlyas Sami Efendiler, Bingöl’de; Müderris Fikri Efendi, Elazığ’da; Müftü Halil ve Mahmut, Müderris Muhiddin ve Mustafa Şükrü Efendiler, Ağrı’da; Müderris İbrahim ve Abdülkadir Efendiler, Kars’ta; Müftü Ali Rıza, Müderris Ahmet Nuri Efendiler, Artvin’de; Müftü Ahmet Fevzi, Yusufeli Müftüsü Ahmet Efendiler, Erzurum’da; Kadı Hoca Raif, Müftü Solakzade Sadık, Kadı Hurşit, İspir Müftüsü Ahmet, Oltu Müftüsü Mehmet Sadık, Narman Müftüsü İsmail Hakkı, Müderris Emin, Yakup ve Nusret Alay Müftüsü, Hınıs Müftüsü Şeyh Bahaeddin Efendiler, Erzincan’da; Müftü Osman Fevzi, Şeyh Fevzi, Müftü Şevki İliç Müftüsü Efendiler, Sivas’ta; Müftü Abdürrauf Sarısözen, Kadı Hasbi, Müderris Feyzullah Moralı, Akdağmadeni Müftüsü Mehmet Edip, Müderris Mustafa Taki Efendiler, Gümüşhane’de; Müftü Mehmet Fevzi, Müderris Mustafa, Azmi ve Müftü Hasan Şiran Müftüsü Efendiler, Baybur’ta; Müftü Fahrettin Efendi, Rize’de; Mehmet Hulusi, Müderris İbrahim Şevki, Şeyh İlyas ve Mataracızade Mehmet Şükrü Efendiler, Trabzon’da; Müftü Mahmut İmadeddin, Ahmet Mahir, Müderris İbrahim Cûdi, Mehmet İzzet Akçabat Müftüsü, Mehmet Kamil Maçka Müftüsü ve Müderris Hatipzade Emin Efendiler, Giresun’da; Müftü Ali Fikri, Alizade İmam Hasan, Görele Müftüsü Şevki ve Tirebolu Müftüsü Ahmet Necmeddin Efendiler, Ordu’da; Müftü Ahmet İlhami Efendi, Samsun’da; Müftü Yusuf Bahri, Müderris Adil, Ömerzade Hoca Hasan, Havza Müftüsü İsmail, Bayram Efendiler, Tokat’ta; Müftü Katipzade Hacı Mustafa, Hoca Fehmi, Müftü Yardımcısı Ömer ve Hafız Mehmet, Niksar Müftüsü Mustafa Fehmi Efendiler, Kastanonu’da; Müftü Salih, Müderris Şemzizade Ziyaeddin, İnebolu Müftüsü Ahmet Hamdi, Taşköprü Müftüsü Mehmet Emin, Daday Müftüsü Rüştü, Tosya Müftüsü Bahaeddin, Araç Müftüsü Hasan Tahsin, Sinop’ta; Müftü Salih ve İbrahim Hilmi, Boyabat Müftüsü Ahmet Şükrü, Ayancık Müftüsü İsmail Hakkı, Bartın’da; Müftü Hacı Mehmet Rıfat Efendi, Zonguldak’ta; Müftü İbrahim, Devrek Müftüsü ve Kadısı Abdullah Sabri, Mehmet Tahir, Ereğli Müftüsü Mehmet Müderris Nimet Efendiler, Karabük’te; Saframbolu Müftüsü Said Efendi, Amasya’da; Müftü Hacı Tevfik, Vaiz Abdurrahman Kamil, Gümüş Hacı Köy Müftüsü Ali Rıza, Müderris Hoca Bahaettin, Hacı Mustafa Tevfik, Erbağ Müftüsü Abdullah Fehmi, Ali Kethüda Efendiler, Bolu’da; Müftü Hafız Ahmet Tayyar, Müderris Mehmet Sıtkı Efendiler, Düzce’de; Müftü Ahmet Efendi, Trakya’da; Edirne Müftüleri Mestan ve Şaban, Saray Müftüsü Ahmet, Keşan Müftüsü Raşit ve Şarköy Müftüsü Asım Efendiler, İstanbul’da; Şeyh Ata Özbekler Dergahı Şeyhi Efendi,[38] Saadeddin Ceylan Hatuniyye Dergahı Şeyhi Efendi, Vaiz Cemal Öğüt Efendi ve Ankara’da; Müftü Mehmet Rıfat, Müderris Hacı Atıf, Beynamlı Mustafa, Medreseler Müdürü Hoca Tahsin, Aslanhane Camii İmam-Hatibi Ahmet, Müderris Hacı Süleyman, Müderris Abidin, Müderris Abdullah Hilmi ve Hacı Bayram Şeyhi Şemsettin Efendiler. Bunlar Milli Mücadele’nin önde gelen din adamlarıdır.[39] Bu bölümü bitirirken bir hususu da belirtelim. Din adamı olmadıkları halde Kurtuluş Savaşı’nda halkın dini ve milli duygularını galeyana getirerek, bunu zafer için en etkili bir araç olarak kullanabilenler de vardır. Örneğin, Mustafa Kemal Paşa bu kişilerin başında gelir. O, her gittiği yerde – özellikle Milli Mücadele’nin ilk günlerinde- ilk önce din adamları ile temasa geçmiştir. Zaman zaman dini içerikli konuşmalar yapmıştır.[40] Yine Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy, din adamlarından daha fazla dini heyecanı harekete geçiren hizmetler ifa edenlerdendir.[41] Bu arada Üçüncü Cumhurbaşkanımız Celal Bayar da, Batı Anadolu halkını Milli Mücadele lehinde bilinçlendirmek için yaptığı çalışmalarda Galip Hoca takma adını kullanmıştır.[42] B. Atatürk’ü Anadolu’da İlk Karşılayanlar 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’da ilk karşılayanlar, din adamlarıdır. O günkü olaylara tanık olanları konuşturmaları suretiyle tespit edilen bu gerçeklere ait bir iki pasajı dikkatlerinize sunuyoruz. Hasta olan mutasarrıf evinden çıkmadığı için Dokuzuncu Ordu Müfettişini karşılamaya gelememiştir. Belediye reisi yok. vekalet eden zât da Çarşamba’da arazisinin bulunduğu köydedir. Belediye Meclisi’nden bir zât, Hacı Molla, Atatürk’e şehir namına hoş geldiniz diyor.”[43] “. 25 Mayıs 1919 akşam üstü Mustafa Kamal Paşa Havza’ya geldi. Ertesi günü, başlarında ulemadan Hacı Mustafa Efendi’nin bulunduğu bir heyet kendisini ziyarat ederek memleket meseleleri hakkında görüşmelerde bulundular. Bu zâtlar diğer bir gece Belediye Reisi’nin evinde toplanarak Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni teşkil ettiler.”[44] Dokuzuncu ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa, karargahıyla Amasya’ya geldiği 15 Haziran 1919 günü kendisini karşılayanların başında Müftü Hacı Tevfik ve Vaiz Abdurrahman Kamil Efendiler bulunuyorlardı. Mustafa Kemal Paşa’nın Kurmay Başkanı Binbaşı Hüsrev Bey Gerede karşılamayı şöyle anlatmaktadır – En gönülden ve coşkun karşılama Amasya’da oldu. Başlarında Müftü Efendi’nin olduğu beldenin mümtaz heyeti bizi şehrin dışında karşıladı.[45] Saraydüzü’ndeki bu merasim Paşa’nın gözlerini yaşarttı. Müftü Efendi’nin itimat telkin eden besuş ve nuranı çehresiyle ilerleyerek Paşa’ya yüksek seda ile; “- Paşam!. Bütün Amasya emrinizdedir. Gazanız mübarek olsun.” Asla beklemediğimiz bu hitap, aynı zamanda istikbalin teşhisi idi. Peşinden elini uzatan bu mübarek insanın elini öpmek ister gibi eğildi. O, üzerinde üniforması olan Anafartalar Kahramanı’nı muhabbetle kucakladı ve yanındaki zevatı birer birer tanıttı. Milli Mücadele’de ilk defa bütün bir şehir safhalarını öğrenme ihtiyacını duymadan, çetinliği besbelli olan vatan kurtuluşu mücadelesini, bayrağını açma kararındaki bir evladının saffına katılıyor ve bunu mütaber bir din adamının rehberliği, delaleti, öncülüğü ile yerine getiriyordu.[46] Müftü Efendi’nin sağladığı huzur, güven ve imkanlar sayesinde Misak-ı Milli’nin temeli olan tarihi Amasya Protokolü 21 Haziran 1919’da burada yayımlanmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Erzurum’a varmadan Ilıca’da bir heyet tarafından karşılanmıştır. Bu heyetin içerisinde 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir ve Vali Münir Bey’in yanı sıra, Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuku Milliye Erzurum Şubesi Başkanı Raif Dinç Hoca da vardı.[47] Sivas’ta da Mustafa Kemal Paşa’yı ilk karşılayanlar arasında Müftü Abdurrauf Efendi bulunmaktadır. Müftü Efendi’nin bu konudaki faaliyetlerinden Vali Reşit Paşa anılarında şöyle sözetmektedir “Sivas kongresi’nin hazırlıklarıyla Kolordu Komutanı Miralay İbrahim Tali Bey, Sabık Mebus Rasim bey, Müftü Abdurrauf ve Emir Paşa gibi zevat meşgul oluyorlardı. Kongrenin hazırlık çalışmalarında görev alan bir kısım isimler bunlar. Müftü Erzurum yolcularına parlak bir karşılama merasimi yapmak vazifesini üzerine almıştı. Cübbesinin eteklerini toplayarak ev ev, dükkan dükkan dolaşıyordu…”[48] Mahmut Goloğlu’nun bildirdiğine göre Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas’ta oturup dinlenebileceği, çalışacağı ve yatacağı odaya konulacak eşyayı Müftü Abdürrauf ile Şekercioğlu İsmail, Sığırcıoğlu Hayri Efendiler evlerinden getirmişleridir.[49] Ayrıca bu konuda Hacı Bektaş Tekkesi’nin de önemli yardım ve destekleri olmuştur. Atatürk, Erzurum ve Sivas Kongreleri sırasında Cemalettin Efendi ile sürekli ilişki içerisindedir.[50] Sivas’a gelen delegelerin konuk edilmesinde ellerinden geleni esirgememişlerdir. Mustafa Kemal Paşa, onların bu desteklerinden memnun kalmış olacak ki, Sivas Kongresi’nden sonra Hacı Bektaş Dergahı Postnişini ve Türbedarı Salih Niyazi Baba’ya bir telgraf göndererek memnuniyetini ve teşekkürlerini bildirecektir. Onun bu telgrafını sadeleştirilmiş şekliyle sunuyoruz Sevgili vatanımızın kurtarılması ve mutluluğu uğrunda soylu ulusumuzun Allah’nın izniyle giriştiği kutsal savaşta üstün görevimizi övgü ile karşılamanıza, yüksek değerlendirmenize teşekkürlerimizi sunarız. Temiz ulusumuzun yükselme ve kurtarılmasına dönük hayırlı iz ve yol göstericiliğinizin devamını üstün saygı ile dileriz. Hey’et-i Temsiliye üyesinden Erzincanlı Şeyh Hacı Fevzi Efendi Hazretleri’nin sevgi ve saygılarını iletiriz, efendim.[51] 2 Eylül 1919’da Mustafa Kemal Paşa, Kongre için Sivas’a gelmiştir. Paşa, Kongre sonrası da bu kentte kalarak çalışmalarını 18 Aralık 1919 tarihine kadar buradan sürdürmüştür. Bu tarihte, M. Kemal Paşa, Rauf Orbay, Büyükelçi Ahmet Rasim, Vali Mazhar Müfit Kansu, Hakkı Behiç Beyler ve diğer çalışma arkadaşlarından oluşan Heyet-i Temsiliye, Ankara’ya gitmek üzere şehirden ayrılmıştır.[52] Heyet, 19 Aralık 1919 günü akşam üzeri Kayseri’ye ulaşmıştır.[53] Kayseri’ye girişinde Mustafa Kemal ve arkadaşlarını, Müdafaa-i Milliye Hukuk Cemiyeti Başkanı Müftü Remzi Efendi başta olmak üzere cemiyetin tüm üyeleri, ihtiyat zabıtan üyeleri, Devlet memurları, Kayseri’nin seçkin ulemasından Kızıklı Hacı Kasım Efendi, okul öğrencileri ve hocaları karşılamıştır.[54] Heyet-i Temsiliye, Kayseri’den 21 Aralık 1919 günü sabahı ayrılmış[55] ve aynı günün gecesi saat sekiz buçuğa doğru Mucur’a gelmiştir. Gece hükümet konağında halkın ileri gelenleriyle görüşülmüştür.[56] 22 Aralık günü sabahı Mustafa Kemal ve arkadaşları Hacı Bektaş’a gitmek üzere Mucur’dan ayrılmıştır. Zira Hacı Bektaş’ta Bektaşi ve Alevilerin bağlı bulundukları Çelebi Cemalettin Efendi ile Hacı Bektaş Veli Dergah-ı Şerifi Postnişini ve Türbedarı Niyazi Salih Baba bulunuyordu. Burada Ankara yolcuları, adı geçen kişiler tarafından içtenlikle karşılanmış ve en iyi şekilde ikramda bulunulmuştur.[57] Bu arada Mustafa Kemal Paşa Çelebi Cemalettin Efendi ile görüşmüştür. Bu görüşmeyi ve görüşme sonrasını Mazhar Müfit Kansu’nun anılarından izleyelim “. Paşa, Çelebi ile görüşerek, tamamen Kuva-yi Milliye’ye taraftar olduğuna dair söz aldı ve buraya gelmekten maksadımız da hasıl oldu. Bu muzakere pek uzun sürmedi. Çelebi Efendi derhal vaziyeti kavradı ve adamlarına lazım gelen talimatı vereceğini vaadetti. Paşa’nın vaziyet ve giriştiğimiz mücadele hakkında verdiği tafsilat Çelebi’nin nazarı dikkatini celbetti. Hatta Çelebi daha ileri giderek cumhuriyet taraftarlığını ihsas ettirdi ise de, Paşa zamanı olmayan bu mühim mesele için müsbet veya menfi bir cevap vermeyerek gayet tedbirli bir suretle müzakereyi idare etti. Anlaşılıyor ki, Cemalettin Efendi cumhuriyete taraftar, hele Salih Baba hür fikirli, çok ileri bir zât. Ertesi gün Hacı Bektaş türbesi ziyaret edildi ve Salih Niyazi Baba’nın öğle yemeği davetinde bulunduk. Salih Baba türbenin ve dergâhının her tarafını gezdirdi. Meydan evi denilen mahalde yere küçük ve alçak bir masanın üzerine konulan büyük bir sininin etrafına oturduk. Hepimizin önünden dolaşan uzun bir havlu, yemekte çatal, bıçak vardı. Çok nefis bir yemek. Can denilen müritler pek mükemmel ve sessizce hizmet ediyorlardı. Doğrusu yemekteki bu intizama hayret ettik. Yemeği müteakip ucu zıvanalı sigaralar ve kahveler de ikram edildi. O gün akşam üstü Mucur’a avdet edileceğinden hareket zamanına kadar hoş bir sohbet ile vakit geçirildiği gibi, Çelebi ile Baba arasındaki ihtilaf bir derece halledilir bir şekle konuldu.”[58] Nihayet iyi bir intiba ile Hacı Bektaş’tan ayrılan Heyet-i Temsiliye 23 Aralık akşamı tekrar Mucur’a gelmiştir.[59] Heyet, 21 Aralık günü habersiz ve geç saatlerde Mucur’a geldiğinden halktan karşılayan olmamıştı. Bu defa “Ankara yolunda Mustafa Kemal Paşa’yı Mucur’da başlarında Müftü İsmail Hakkı Efendi’nin olduğu kalabalık karşılıyor. Müftü Efendi evvela bir dua okuyor, cemaatin amin sesleri arasında zafer niyaz ediyor. Heyet-i Temsiliye 23/24 Aralık 1919 gecesini Mucur’da geçirmiş ve Müftü Efendi’nin başkanlığında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Mucur Merkezi kurulmuştur.”[60] 24 Aralık günü Mucur’dan ayrılan Heyet-i Temsiliye aynı gün Kırşehir’e gelmiştir. Kırşehirliler büyük bir törenle Ankara yolcularını karşılarlar. Kentin girişinde kurbanlar kesilmiştir. Kırşehir’de kaldıkları süre içerisinde heyet, Kırşehir Gençler Derneği’ni de ziyaret etmiştir.[61] Kırşehir’den 24 Aralık günü ayrılan Heyet-i Temsiliye, Kaman, Çiçekdağı ve Beynam’dan sonra 27 Aralık 1919 günü Ankara’ya ulaşmıştır. Her geçtikleri yerleşim yerlerinde olduğu gibi, buralarda da Mustafa Kemal ve arkadaşları çoşkuyla karşılandılar. Bu karşılamalarda din adamları ön saflarda yer almıştır. Bunlardan biri de Çiçekdağı Müftüsü Hayrullah Alp Efendi’dir. Hayrullah Efendi, Yozgat isyanı sırasında beldenin güvenliğini sağlamak yolunda önemli hizmetlerde bulunmuştur. Bu arada TBMM, Müftü Efendi’den asker toplamasını istemiş ve kasabanın güvenliğini şahsına emanet etmiştir.[62] Mustafa Kemal Paşa’nın Heyet-i Temsiliye üyeleri ile Ankara’ya geldiği 27 Aralık 1919 günü kendisini karşılayanların başında yine bir din adamı bulunmaktaydı. Bu tarihi olayı Mahmut Goloğlu’nun Üçüncü Meşrutiyet adlı eserinden izleyelim “Bu sıralarda idi ki Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya geleceği duyulmuş ve yola çıktığı haber alınmıştı. Vali Vekili Yahya Galip Bey’le Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Rıfat Efendi Ankara Müftüsü, Mustafa Kemal Paşa’yı olağanüstü bir şekilde karşılamak ve bu arada Ankara’daki İngiliz ve Fransızlara da Kuva-yi Milliye’nin gücünü göstermek için geceli gündüzlü çalışarak, bölgedeki bütün seymenlerin karşılama törenine katılmalarını sağlamaya uğraşmışlardı. Bir suvari birliğinin önünde 24. Tümen Komutanı Yarmay Mahmut Bey ile Kurmay Başkanı Binbaşı Ömer Halis Bey Bıyıktay ve Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Müftü Hoca Rıfat Efendi Börekçi ile Ankara ileri gelenleri . vardı.”[63] Görüldüğü gibi din adamları Mustafa Kemal Paşa’yı yalnız bırakmamışlardır. C. Kongrelerde Din Adamları 30 Ekim 1918 sonrasında, Anadolu’nun her yerinde Cemiyet-i İslamiye, İstihlas-ı Vatan, Redd-i İlhak, Müdafaa-i Hukuku Osmaniye gibi çeşitli isimler altında savunma örgütleri kurulmuştur. Yönetici, din adamı ve eşraf tarafından oluşturulan bu cemiyetlerin, zamanla faaliyetlerini birleştirme girişiminde bulunduklarını görüyoruz. Örneğin, doğu vilayetleri için Erzurum Kongresi, batı vilayetlari için de Balıkesir Kongresi. Güneyde, Pozantı ve Çukurova Kongreleri, Trakya’da, Lüleburgaz ve Edirne Kongreleri ile Muğla, Uşak ve Afyon Kongrelerinin yanı sıra, Aydın, Menteşe, Denizli, Isparta, Burdur ve Antalya’yı kapsayan Nazilli Kongresi yapılmıştır. Bunlardan başka daha geniş çapta olmak üzere, Ege Bölgesinde Alaşehir Kongresi, tüm Türkiye’yi kucaklayan Sivas Kongresi. Bu çalışmalar, sözü edilen girişimlerin en önemlileridir. Bu kongrelerde din adamları da yer almıştır. Örneğin, Mustafa Kemal Paşa, TBMM’nin açılışında önemi büyük olan Erzurum Kongresi üyeliği ve daha sonra da kongrenin başkanlığına Hoca Raif Efendi’nin gayret ve yardımlarıyla seçilmiştir. Raif Efendi, Vilayat-ı Şarkıye Muhafazaa-i Hukuku Milliye Erzurum Şubesi Başkanı olarak kaleme aldığı 10 Temmuz 1919 tarihli yazısıyla, Mustafa Kemal Paşa’nın cemiyetin başına geçerek yönetim kurulu başkanlığını kabul etmesini istemiştir. Aynı yazıda Rauf Bey Orbay’in de yönetim kurulu ikinci başkanlığına seçildiği bildiriliyordu.[64] Mustafa Kemal Paşa, Raif Efendi’nin anılan yazısını Nutuk’un 36. Belgesi olarak sunduğu gibi duyduğu memnuniyeti de,“Efendiler, askerlikten ayrıldıktan sonra bütün Erzurum halkının ve Vilayat-ı Şarkıye Muhafazaa-i Hukuku Milliye Cemiyeti’nin Erzurum şubesinin bana karşı pek açık olarak gösterdikleri güven ve yakınlığın bende bıraktığı unutulmaz hatırayı burada açıkça belirtmeyi görev sayarım.” ifadeleriyle anlatmaktadır.[65] Öte yandan Sivas Kongresi’nde en çok tartışılan konulardan birisi de manda meselesidir. Kimi delegeler, mandayı savunurken, kimi karşı çıkmış, delegelerin büyük bir kısmı kesin tavırlarını ortaya koyamamıştır. Milli Mücadele’nin önde gelen isimlerinden Bekir Sami, İsmail Hami, Vasıf Rafet Beylerle İsmail Fazıl Paşa Ali Fuat Cebesoy’un babası, mandayı savunanların başında gelmekteydi.[66] Kara Vasıf Bey ile Halide Edip Adıvar Hanım da Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdikleri mektuplarla Amerikan mandasını savunmakta idiler.[67] Adı geçen kişiler mandayı savunurken, Sivas Kongresi’ne Erzurum Delegesi ve Heyet-i Temsiliye üyesi olarak katılan Hoca Raif Efendi[68] ise, mandaya karşı çıkmıştır. Başka bir ifadeyle o, manda tartışmalarında Mustafa Kemal’in yanında yer almıştır. Raif Efendi’nin çok açık bir biçimde mandayı reddetmesi delegeler ve mandayı savunanlar üzerinde olumlu tesir etmiştir.[69] Ulusal harekatın önde gelen isimlerinin bile mandayı savunduğu, hatta manda fikrini ilk ortaya atanlardan olduğu hatırlanırsa[70] Hoca Raif Efendi’nin Milli Mücadele’deki hizmetlerinin önemi daha iyi anlaşılacaktır. Diğer taraftan Erzurum ve Sivas kongrelerine katılan din adamı sadece Hoca Raif Efendi değildir. Erzurum Kongresi delegeleri arasında şu din adamları da bulunmaktadır Siirt delegeleri Müftü Hacı Hafız Mehmet Cemil ve Müderris Hafız Cemil Efendiler, Erzincan delegesi Meşayihten Hacı Fevzi Efendi, Sivas delegesi Müderris Fazullah Efendi, Kuruçay delegesi Müftü Şevki Efendi, Of delegesi Müderris Yunus Efendi, Kelkit delegesi Müftü Osman Efendi, Şiran delegesi Müftü Hasan Fahri Efendi, Rize delegesi Hoca Necati Efendi ve Diyarbakır delegesi Müftü Hacı İbrahim Efendi.[71] Erzurum Kongresi Şiran Müftüsü Hasan Fahri Efendi’nin yaptığı dualarla açılıp kapanmıştır. Bundan dolayı Mustafa Kemal Paşa ona 9 Ağustos 1335/1919 tarihli telgafı ile teşekkür etmiştir.[72] Sivas Kongresi’nde de Hoca Raif Efendi Erzurum Delegesi, Şeyh Hacı Fevzi Efendi Erzincan Delegesi, Müftü Tevfik Efendi Çorum Delagesi, Gümüşzade Bekir Efendi Afyon Delegesi, Hacı Osman Remzi Efendi Nevşehir Delegesi, Ahmet Nuri Efendi Bursa Delegesi gibi birçok din adamı katılmıştır.[73] Bu arada Sivas Kongresi’nin hazırlık çalışmalarını yürüten komisyonun içerisinde de din adamları ön saflardadır. Bunlar, Vali Vekili Kadı Hasbi, Müderris Fazlullah ve Müftü Abdürrauf Efendiler’dir. Özellikle Müftü Efendi Vali Reşit Paşa’nın ifadesiyle “. Erzurum yolcularına parlak bir istikbal merasimi yapmak vazifesini üzerine almıştı. Cübbesinin etekleri toplayarak, ev ev, dükkan dükkan dolaşıyordu.”[74] Öte yandan Mazhar Müfüt Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, adlı hatıratında bu konuda şu bilgiyi vermektedir Müftü Abdurrauf Efendi, Kolordu Komutanı Selehattin ve Eski Sivas Mebusu Rasim Beyler de Mustafa Paşa Hazretlerini ve heyeti karşılamak, misafir etmek hususunda büyük gayret sarf ettiler.. .[75] Vali Reşit Paşa Milli Mücadele’nin ilk günlerinde tereddüt içerisindedir. Valinin bu durumu, Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum’a gitmek üzere Sivas’a uğradığı günlerde bile devam etmekteydi.[76] Muhtemelen bu durumu nedeniyle Reşit Paşa, Sivas için melhüs tehlikeler ileri sürerek kongrenin bu şehirde toplanmasını engellemeye çalışmıştır.[77] Vali Reşit Paşa, böyle kuşkulu tutum ve davranışlar sergilerken başta Müftü Abdurrauf Efendi olmak üzere Sivas merkezindeki diğer din adamları çoktan kararlarını Milli Mücadele lehinde vermişlerdir. Reşit Paşa, vilayetteki Kuva-yi Milliye çalışmaları hakkında bilgi isterken de teşkilat mensuplarından şu cevabı almıştır O kadar kalabalık değiliz. Fakat başta Müftü olmak üzere ulema takımı hemen hemen bizimle beraberdir…”[78] Din adamlarının örnek davranışları Erzurum ve Sivas kongreleri ile sınırlı değildir. Onlar, diğer kongrelere de katılmışlar ve önemli hizmetlerde bulunmuşlardır.[79] D. Demir ve Çelik Alaylar Milli Mücadele’de din adamları ellerinde silah beldelerini de korumuşlardır. İsparta’da Hafız İbrahim Efendi, Demiralay, Afon-Karahisar’da da Hoca İsmail Şükrü Efendi, Çelikalay, adlarında gönüllülerden alaylar teşkil etmişlerdir. Ali Fuat Paşa bu kuvvetlerden şöyle söz eder “Anadolu’nun muayyen bir kısmını elde tutabilmenin ilk şartı, başında olduğum 20. Kolordu’nun sahası içinde olan Isparta-Afyonkarahisar-Eskişehir hattını elde muhafaza edebilmekti. Eskişehir’de İngilizler vardı. Eğer İsparta ve Afyon’u muhafaza edebilseydik, Eskişehir’deki İngilizleri atmak mümkündü. İsparta ve Afyon’da milli kuvvetleri teşkil edebilme faaliyetimize gerek kalmazdı Bu iki şehrimizde, iki din adamı, başı sarıklı iki mücahit başa geçmişler ve milli kuvvetleri tecrübeli kumandan, siyaset ve basiretiyle teşkilatlandırmışlar ve ilk anda yadırganacak bir kararla kumandayı da bizzat ellerine almışlardı. İsparta’da Hafız İbrahim Efendi, Afyonkarahisar’da Hoca İsmail Şükrü Efendi…”[80] Yunan orduları durmadan ilerliyorlardı. Alaşehir elden çıkmıştı. Yunan işgalinin genişlediği bu günlerde konu TBMM’de gündeme gelmiş ve Mustafa Kemal ve Fevzi Paşaların da hazır bulundukları Meclis oturumunda hararetle tartışılmıştır.[81] Bu arada Afyonkarahisar Milletvekili İsmail Şükrü Hoca da görüşlerini açıklamıştır.[82] Meclisteki bu tartışmalar esnasında Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Paşa, İsmail Şükrü Hoca’ya; “Hocam vaziyet tehlikelidir. Bir cephe kurabilmek için bize beş ay zaman lazım.” demesi üzerine de İsmail Şükrü Hoca, kendisine yeteri miktarda at ve silah verilmesi halinde düşmanı beş ay oyalamak yerine durdurabileceğini bildirmiştir.[83] Bundan sonraki gelişmeleri İsmail Şükrü şöyle anlatır “Paşa bu tekliften memnun kalır. Ne kadar silah ve cephane varsa derhal bana teslim edilmesi için Ankara silah deposuna emir verdiler.[84] Depoya gittim. Ne göreyim, 14 adet Martin’den muaddel tek atışlı bekçi silahlarından başka silah yok. Bunları aldım. Kırka iblağını istedim. Ankara Kolordu Kumandanı ve Vali Vekili Nuri Bey’in bunu bulacağını ümit ediyordum. Maalesef buna imkan olmadığını söyledi. Resmi makamlardan ümit kesilince Allah’a dayanarak bir çare düşündüm. Hemen bir gün içinde bir asker elbisesi diktirdim. Başımdaki sarığı muhafaza ederek bu asker elbisesini giydim. Hacı Bayram Camii’nde Cuma namazından sonra kürsüye çıktım. “Ey cemaati müslimin! dedim. Kapıları kapayınız, hiçbiriniz camiden dışarı çıkmasın. Sizinle görüşecek mühim meseleler var!” dedim. Coştum, söyledim. Evde duvarlarda asılı duran harp silahlarının boşuna asılı kalırsa ev sahibine lanet edeceğini anlattım. Memleket ve din tehlikede kalırsa yedisinden yetmişine kadar bütün Müslümanların cihatla mükellef olduğunu anlattım. Mustafa Kemal Paşa’nın teminatını söyledim. Cemaat ağladı, ben ağladım. Nihayet arkamdaki ilmiye cübbesini çıkararak asker elbisesiyle başımda sarık olarak kürsüde ayağa kalktım. “Ey cemaati Müslimin! dedim. İşte ben asker kıyafetine girdim. Cepheye gidiyorum. Memleket ve din kurtuluncaya kadar cephelerde düşmanla çarpışacağım. Memleketini, dinini seven benimle gelsin” dedim. Herkes sağa sola koştu. O gün akşama kadar 700 silah, 600 mücahit, 120 at toplanmıştı. ben miktarı kafi silahşör mücahitlerle Ankara’dan ayrıldım. Afyon’a gelir gelmez düşman bir taarruz daha yapmış, Uşak’a girmişti. Acele cepheye koştum. Uşak cephesini İzzet Bey kumanda ediyordu. Ben hemen o tarafta bir müdaafa hattı tesis ettim.”[85] Diğer taraftan Isparta gönüllülerinden oluşan, Hafız İbrahim’in komuta ettiği Demiralay da düşmanın Sarayköy önünde durdurulmasında önemli hizmetleri olmuştur. Ayrıca Demiralay’ın varlığı İtalyanların Isparta ve çevresinde barınmasını da engellemiştir. Çelikalay da Dumlupınar’da Yunan ileri harekatını dokuz ay durdurarak, ordumuzun hazırlanmasını temin etmiştir. Düzenli ordunun kurulması üzerine Çelikalay 68. alay içinde yer almıştır.[86] Demiralay da önce “Mürettep Alay” olarak 57. Tümen kuruluşu içerisine dahil edilmiştir. Ocak 1921’de de Menderes Grup Komutanlığı emrine verilmiştir.[87] Çelikalay ve Demiralay’ın bu başarılı hizmetleri, TBMM tarafından da yakinen takip edilmiştir.[88] Hatta Meclisin takdirleri Başkan Mustafa Kemal Paşa vasıtasıyla Demiralay Komutanı Hafız İbrahim Bey’e bildirilmiştir.[89] Hoca İsmail Şükrü ve Hafız İbrahim Efendiler kuvvetlerinin düzenli ordunun içerisinde yer almasından sonra TBMM’deki görevlerine dönmüşlerdir.[90] Hafız İbrahim ve Hoca İsmail Şükrü Efendilerden başka kimi din adamları da gönüllülerden oluşturdukları müfrezelerini komuta etmişlerdir. Örneğin, daha önce de belirtildiği gibi Çal Müftüsü Ahmet İzzet Efendi bunlardan birisidir. Müftü Ahmet İzzet Efendi Çal Denizli ve çevresinden oluşturduğu 100 kişilik müfrezesini Aydın-Köşk çephesinde komuta etmiştir. Yine Salihli-Bozdoğan cephesinde Kadı Zahid Molla, Bakırlı Hüseyin Hafız, Kırkağaç Müftüsü Mehmet Rıfat da Kuva-yi Milliye komutanlıkları yapmışlardır. Bunlardan Müftü Mehmet Rıfat Efendi düşmanla çarpışırken esir düşmüş ve Atina’da uzun süre esaret hayatı yaşamıştır.[91] Bir diğer müfreze komutanı da Celal Bayar’ın İri vücutlu, başında kocaman sarığı, muntazam kesilmiş sakalı, elinde bir İngiliz filintası, belinde fişeklerle, İngiliz atı üzerinde çok heybetli görünüyordu. Yanında beş silahlı muhafız vardı.” diye tanımladığı Eşme Müftüsü Hacı Nafiz Efendi’dir.[92] Ayrıca Urfa’da Abdullah Hoca, Antep’de Vezir Hoca, Tarsus’da Enis Hoca, Kilis’te Abdurrahman Efendi, Geyve’de Hafız Şevket, Kütahya’da Hafız İbrahim gibi daha pek çok din adamı cephelerde düşmanla vuruşmalara katılmıştır.[93] Bu bölümü, Mustafa Kemal Paşa’nın Demiralay Komutanı Hafız İbrahim’e gönderdiği 14 Ağustos 1920 tarihli telgrafı ile bitirelim “İsparta livasının Müdafaa-i vatan hususunda gösterdiği fedakarlık teşekküre şayandır. Bütün alay zevatı ve kendinize Millet Meclisi’nin takdirlerini ve teşekkürlerini takdim ederim.”[94] E. Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’nde Görev Alan Din Adamları Müdafaa-i Hukuk, bir ulusun yaşama hakkının mücadelesini simgeler. Müdafaa-i Hukuk Türk milletinin “Ben varım, binlerce yıllık bir tarihin ve bu toprakların sahibiyim.” diyen sesin bütün dünyaya duyrulmasıdır. Müdafaa-i Hukuk, hakları, özgürlükleri, namusları ve tarihleri ellerinden alınmak istenen bir toplumun mücadele azmi ve kararlılığıdır. Müdafaa-i Hukuk, hak ve özgürlükleri için bir araya gelenlerin, gerektiğinde canlarını ortaya koydukları mücadele şuurudur. Nihayet Müdafaa-i Hukuk, yeni bir devletin doğuşunun kaynağıdır. Müdafaa-i Hukuk örgütleri başlangıçta yereldir. Bu kuruluşların Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında toplanmaları ile bütün vatanın kurtuluşu, ulusal bir devletin kuruluşu amaçlanmıştır. Başlangıçta belki sadece Yunan işgaline, Ermeni saldırılarına, Fransız, İngiliz ve İtalyanlara karşı başlayan mücadele, Sivas Kongresi’nden 7-11 Eylül 1919 sonra ülkenin bütününe yönelmiştir. Müdafaa-i Hukuk’un ve bu ana düşünce etrafında meydana gelen örgütlerinin askeri güçle birlikte hareketi de yine Sivas Kongresi esnasında gerçekleştirilmiştir. TBMM de bu kuruluşların üzerine bina edilmiştir.[95] Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’nin kuruluş ve faaliyetlerinde, din görevlileri de görev almışlardır. Ancak hemen belirtelim ki Milli Mücadele’nin diğer sahalarında olduğu gibi Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri konusunda da din adamları ilk sırada yer almışlardır.[96] F. Milli Mücadele’de Fetvalar ve Atatürk Bir davranışın, bir işin, İslam dini hükümleri açısından, doğru veya yanlışlığı, olur veya olmazlığı konusunda din bilginlerinin verdikleri sözlü veya yazılı cevaplara Fetvâ denir. TBMM’nin açılış arifesinde, ülkenin işgalden kurtulabilmiş köşeleri, ayrı görüşlerin kavga sahnesi haline gelmiştir. Şeyhülislam Dürrizade Abdullah’ın yıkıcı fetvaları ve Bab-ı Âli’nin beyannameleri ile aldatılan halk, yer yer vatan kurtarıcılarının önüne dikilmiştir. Başta Mustafa Kemal olmak üzere Milli Mücadele’nin önde gelenlerinin “katli vacip olduğuna” dair fetvalar verilmiştir. Bunun üzerine Anadolu’nun muhtelif yerlerinde ayaklanmalar baş göstermiş, isyancılar Ayaş belinden Ankara’yı seyreder hale gelmişlerdir. İç ve dış ihanet odakları el ele vererek Anadolu’da bir kardeş kavgası çıkartmak suretiyle Türk halkını birbirine kırdırmak istenmiştir. Başka bir deyişle Türk Milli Mücadelesi için zor günler yaşanıyordu. Böyle bir anda başta Ankara Müftüsü Mehmet Rıfat Efendi Börekçi olmak üzere pek çok din bilgini vazifeye koşmuştur. O, Anadolu’da sağ duyulu ve vatansever ulemayı harekete getirerek ulusal hareketin meşru olduğuna dair karşı fetvalar hazırlamıştır. Bu yönü ile Milli Mücadele’de fetvalar savaşına da tanık olunmuştur. Hemen belirtelim ki bu savaşta 155’i aşkın[97] Anadolu ulemasınca tasdik edilen Ankara Fetvâsı, tek Dürrüzade Abdullah’ın imzasını taşıyan İstanbul Fetvâsı’nı hükümsüz kılmış, ulusal birlik ve beraberliği pekiştirmiştir.[98] Ayrıca kimi din adamları çalışmalarını I. Dönem TBMM’nde devam ettirmiş ve Meclis’te de önemli çalışmalarda bulunmuşlardır. Sayıları 62 olan bu din adamlarından bazılarının öylesine teklif ve önerileri olmuştur ki, aradan 81 yıl geçmesine rağmen bugün dahi güncelliğini kaybetmemiştir. Örneğin, Mustafa Kemal Atatürk’ün “mefkure arkadaşım” dediği İzmir Milletvekili Hacı Süleyman Efendi’nin eğitimle ilgili olarak söyledikleri gibi.[99] Sonuç Buraya kadar yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Şeyhülislam Mustafa Sabri ve Dürrizade Abdullah, Ayan azası Zeynelabidin, Bursa Müftüsü Ömer Fevzi, Babaeski Müftüsü Ali Rıza, Said Molla, Gerede-Bolu olaylarının Kör Ali ve Eşref Hocaları, Düzce’nin Ahmet Hocası, Biga’nın Gavur İmamı, Konya-Bozkır’ın Zeynelabidin’e bağlı hocaları gibi kimilerinin aksine, vatanın işgallerden kurtarılması ve milletin bağımsızlığı için, pek çok din adamı önemli hizmetlerde bulunmuşlardır. Merhum Orgeneral Kazım Özalp’in ifadesiyle “O gayri müsait ahval ve şerait içinde muhterem ulemamız öne geçmişler, sadece telkin ve aydınlatma ödevi ile yetinmemişler, milli kuvvetlerin başında çarpışmışlardır…”[100] Öte yandan hiçbir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti yoktur ki, bu örgütün içinde veya başında bir din adamı bulunmasın. Bilindiği üzere TBMM, bu kuruluşların üzerine bina edilmiştir. Bu arada Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919’da Anadolu topraklarına ayak bastığında, onu karşılyanların başında yine din adamları ön saflarda yer almışlardır. Ayrıca bir kısmı çalışmalarını TBMM’nde de sürdürmüştür. Kısaca, İzmir’in işgalinden dört saat sonra düzenlediği mitingde ilk direniş fetvasını veren ve örgütünü kuran Müftü Ahmet Hulusi Efendi’den, İzmir Valisi İzzet Bey’in Yunan işgaline karşı çıkılmaması emri üzerine; “Vali Bey! Bu sakalım kanımla kızarabilir, ama bu alna Yunan alçağını sükunetle selamlamış olmanın karasını sürerek huzur-u ilahiye çıkamam.” diye haykıran İzmir Müftüsü Rahmetullah Efendi. Milli Mücadele’nin meşru olduğuna dair fetva veren Müftü Mehmet Rıfat Efendi’den Mustafa Kemal Paşa’yı “Paşam! Bütün Amasya emrinizdedir.” sözleriyle karşılayan Müftü Hacı Tevfik ve Abdurrahman Kamil Efendiler ve daha niceleri Atatürk’ün “Ya İstiklal Ya Ölüm” parolası etrafında birleşmişlerdir. Böylece Hıristiyanlık dünyasının, “Türkleri Anadolu’dan atmak” gayesi, zorlu bir mücadele sonunda engellenmiştir. İşte bu zorlu mücadelede din adamlarının önemli hizmetleri olmuştur. Bu din adamları, Mustafa Kemal Paşa tarafından her zaman takdir etmiştir. Örneğin, Ankara Müftüsü Mehmet Rıfat Efendi’ye Milli Mücadele’deki hizmetlerinin anısına her bayram bir hediye gönderir ve buna 1200 liralık bir çeki de eklerdi.[101] Mustafa Kemal Paşa’nın aynı şekilde davranışta bulunduğu bir diğer kişi “baba” diye hitap ettiği Amasya Müftüsü Abdurrahman Kamil Efendi’dir.[102] Konumuzu Atatürk’ün 24 Eylül 1924 tarihinde Amasya’ya ziyareti esnasında şerefine verilen yemekte yaptığı konuşmasının son kısmıyla bitirelim. “Efendiler! Bundan beş sene evvel buraya geldiğim zaman bu şehir halkı da bütün millet gibi hakiki vaziyeti anlamamışlardı. Fikirlerde karışıklık vardı. Dimağlar adeta durgun bir halde idi. Ben burada bir çok zevatla beraber Kamil Efendi Hazretleri’yle de görüştüm. Bir cami-i şerifte Beyazıt hakikatı halka izah ettiler. Efendi hazretleri halka dediler ki “Milletin şerefi, haysiyeti, hürriyeti ve istiklali hakikaten tehlikeye düşmüştür. Bu felekatten kurtulmak icap ederse, vatanın son bir ferdine kadar ölmeyi göze almak lazımdır. Padişah olsun, halife olsun isim ve unvanı her ne olursa olsun hiçbir şahıs ve makamın hikmet-i mevcudiyeti kalmamıştır. Yegane kurtuluş çaresi halkın doğrudan doğruya hakimiyeti eline alması ve iradesini kullanmasıdır.” İşte Efendi Hazretlerinin bu aydınlatıcı vaaz ve nasihatından sonra herkes çalışmaya başladı. Bu münasebetle Müftü Kamil Efendi Hazretleri’ni takdirle yadediyorum. Ve genç Cumhuriyetimiz bu gibi ulema ile iftihar eder.”[103] Tabii bizler de.” Prof. Dr. Ali SARIKOYUNCU Osmangazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye Alıntı Kaynağı Türkler, Cilt 15 Sayfa 935-948 Kaynaklar Arşiv Vesikaları ♦ Atase Arşivi ♦ Atase Atatürk Özel Arşivi. ♦ Diyanet İşleri Başkanliği Arşivi. Meclis Zabıtları ♦ TBMM Zabıt Ceridesi; C. 1-5, 2. Baskı, Ankara 1940-1942 C. 1-2 1940; C. 3 1941, C. 4-5 1942. ♦ TBMM Gizli Celse Zabıtları, C. 1, Ankara 1985. Kitap ve Makaleler ♦ AKBIYIK, Yaşar, Milli Mücadele’de Güney Cephesi Maraş, 2. Basım, Ankara 1999. ALBAYRAK, Sadık, Türkiye’de Din Kavgası, 2. Basım, İstanbul 1975. ♦ APAK, Rahmi, İstiklal Savaşı’nda Garp Cephesi Nasıl Kuruldu, 2. Basım, TTK Basımevi, Ankara 1990, İstanbul 1942. ♦ ATATÜRK M. Kemal, Nutuk 1919-1927, Bugünkü Dille Yayına Hazırlayan Zeynep Korkmaz, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 2000 Ankara 1993. ♦ BAĞDATLIOĞLU, Adil, Uzun Oluk, İstanbul 1942. ♦ BAYAR, Celal, Ben de Yazdım, C. 5, 6, 7, 8, İstanbul 1967, 1968, 1969, 1972. ♦ BERTUĞ, Selami, “Manisalı Âlim Efendi ve Klasik Türk Musikisindeki Yeri”, Mesir Konferansları, Manisa Turizm Derneği Yayınları, No 4, Manisa 1983. ♦ BORAK, Sadi, “Sarıklı Bir Mücahid”, Hayat Tarih Mecmuası, Sayı 9 Ekim 1968. ♦ BORAK, Sadi, Hacı Süleyman Efendi, İstanbul 1974. ♦ ÇAĞATAY, M., Manisa Ünlüleri, Manisa 1946. ♦ ÇALIŞKAN, Mustafa, Kurtuluş Savaşı Sırasında Din Faktörü, AÜTİTE, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 1990. ♦ ÇARIKLI, Hacim Mühittin, Balıkesir ve Alaşehir Kongreleri ve Hacim Muhittin Çarıklı’nın Kuva-yi Milliye Hatıraları 1919-1920, TİTE Yayını, Ankara 1965. ♦ DURSUNOĞLU, Cevat, Milli Mücadele’de Erzurum, Ankara 1940. ♦ ERDEHA, Kâmil, Milli Mücadele’de Valiler ve Vilayetler, İstanbul 1975. ♦ ERGÜL, Teoman, Kurtuluş Savaşı’nda Manisa 1919-1922, İzmir 1991. ♦ ERTÜRK, Hüsamettin, İlk Devrin Perde Arkası, İstanbul 1957. ♦ GOLOĞLU, Mahmut, Sivas Kongresi, Ankara 1969. ♦ GOLOĞLU, Mahmut, Üçüncü Meşrutiyet, Ankara 1970. ♦ IĞDEMİR, Uluğ, Yılların İçinden, TTK Basımevi, Ankara 1976. ♦ IĞDEMİR, Uluğ, Sivas Kongresi Tutanakları, Ankara 1986. ♦ KANSU, Mazhar Müfit, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, C. I, II, Ankara 1988. KARABEKİR, Kazım, İstiklal Harbimiz, İstanbul 1990. ♦ KARDEŞ, Sırrı, Heyet-i Temsiliye ve Mustafa Kemal Paşa Kırşehir’de, Ankara 1950. ♦ KARS, Zübeyir, Milli Mücadele’de Kayseri, Ankara 1988. ♦ KASALAK, Kadir, Milli Mücadele’de Manda ve Himaye Meselesi, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, Ankara 1993. ♦ KUTAY, Cemal, Kurtuluşun ve Cumhuriyet’in Manevi Mimarları, Ankara 1973. ♦ MISIROĞLU, Kadir, Kurtuluş Savaşı’nda Sarıklı Mücahitler, 2. Basım, İstanbul 1969. ♦ ÖZ, Baki, Kurtuluş Savaşı’nda Alevi-Bektaşiler, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul 1997. ♦ SARIKOYUNCU, Ali, “Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nda Milli Varlığa Düşman Cemiyetlerden Teali-i İslam’ın Bir Bildirisi”, Tarih ve Toplum, Sayı. 102 1991. ♦ SARIKOYUNCU, Ali, Milli Mücadele’de Zonguldak ve Havalisi, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1992. ♦ SARIKOYUNCU, Ali, “Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Milli Mücadele ve Atatürk İnkılapları Karşıtı Tutum ve Davranışları”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. XIII, Sayı. 39 Kasım 1997. ♦ SARIKOYUNCU, Ali, Milli Mücadele’de Din Adamları I-II, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını, Ankara 1999. ♦ SARIKOYUNCU, Ali, Milli Mücadele’de Söğüt ve Çevresi, Osmangazi Üniversitesi Yayını, Eskişehir 1999. ♦ SERTOĞLU, Mithat, “Milli Mücadelemizde Kahraman Denizli”, BTTD, Sayı. 6. ♦ ŞAPOLYA, Enver Behnam, Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, Ankara 1944. ♦ TEKELİ, İlhan-İLKİN, Selim, Ege’de Sivil Direnişten Kurtuluş Savaşı’na Geçerken Uşak Heyeti Merkeziyesi ve İbrahim TAHTAKILIÇ Bey, TTK Yayını, Ankara 1989. ♦ TÜTENK, M. Akif, Milli Mücadele’de Denizli, İzmir 1949. ♦ ULUĞ, Naşit Hakkı, Hemşehrimiz Atatürk, 2. Basım, İstanbul ve Yerel Kongreler ve Kongre Kentleri Bibliyografyası, C. 1-5, TBMM Kültür Sanat ve Yayın Kurulu Yayınları, Ankara 1994. ♦ ULUSOY, A. Cemalettin Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Alevi-Bektaş Yolu, 2. Basım, Hacıbektaş, 1986. Dipnotlar [1] Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali İstanbul, 1976, s. 69-70. [2] S. Selek, s. 70. Ayrıca Milli Mücadele’de yöneticilerin tutum ve davranışları için bkz. Kamil Erdeha, Milli Mücadele’de Vilayetler ve Valiler, İstanbul 1975. [3] bkz, Ali Sarıkoyuncu, Milli Mücadele de Din Adamları İİ, 2. Basım, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını, Ankara, 1999, s. 244-248. [4] S. Selek, s. 83. [5] s. 96. [6] Bkz. Ali Sarıkoyuncu, “Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Milli Mücadele ve Atatürk İnkılapları Karşıtı Tutum ve Davranışları”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, s. 39, ss. 804-884. [7] Bkz. Yücel Özkaya, “Ulusal Bağımsızlık Savaşı Boyunca Yaralı ve Zararlı Dernekler”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Atı 10, s 179-180. [8] Bkz. Ali Sarıkoyuncu, “Ulusal Bağımsızlık Savaşında Milli Varlığa Düşman Cemiyetlerden Teâli-i İslâm’ın Bir Bildirisi”, Tarih ve Toplum, Sayı 102, s. 19-22. [9] Ömer Fevzi hakkında bkz., Sadık Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, İstanbul, 1980, C. 4-5, s. 335-336. [10] TBMM Gizli Celse Zabıtları, Türkiye İş bankası Yayını, Ankara, 1985, C. I, s. 203. Ayrıca Mehmet Vehbi Efendi Çelik hakkında bilgi için bkz., Numan Hadimioğlu, Hadim ve Hadimiler, Ankara, 1983, s. 185. [11] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, s. 208. [12] Ali Sarıkoyuncu, Milli Mücadele’de Din Adamları I, 2. Basım, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını, Ankara, 1997, s. 79. [13] Bkz., Sarıkoyuncu A., s. 73-129; İbrahim Aksakal, Milli Mücadele’de Denizli ve Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi, A. Ü. İlahiyat Fakültesi Lisans Tezi Yayımlanmamış, Ankara, 1971; Sadi Borak, “Sarıklı Bir Mücahit”, Hayat Tarih Mecmuası, Sayı 9 Ekim 1968; Mithat Sertoğlu, “Milli Mücadele’de Kahraman Denizli”, BTTD, Sayı 6; Tarhan Toker, Kuva-yi Milliye ve Milli Mücadele’de Denizli, Denizli, 1983, M. Akif Tütenk, Milli Mücadele’de Denizli, İzmir, 1949; Milli Mücadele’de Denizli Heyeti Milliyesi, Balıkesir, 1947. [14] Rahmi Apak, İstiklal Savaşı’nda Garp Cephesi Nasıl Kuruldu, 2. Basım, Ankara 1990, s. 89. [15] Tarhan Toker, Kuva-yi Milliye ve Milli Mücadele’de Denizli, Denizli 1983, s. 23. [16] Orhan Vural, “İstiklal Savaşı’nda Müftülerin Hizmetleri”, Sebilürreşad, C. I, Sayı 12, s. 185-187. [17] ATASE Arş., KL 425; D 2, Fh 31. [18] Bkz., Aksakal, İ., s. 13. [19] Ali Sarıkoyuncu, “Mustafa Kemal ve Milli Mücadele’de Din Adamlar,” Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C XIII, Sayı 39 Kasım 1997, s. 985; ATASE Arş., KL 792, D 85, Fh 67-2. [20] Celal Bayar, Bende Yazdım, C. 6, İstanbul 1969, s. 1959. [21] Coker, F., s. 136-137. [22] Hacı Süleyman Efendi’nin hizmetleri hakkında çalışmamızın dördüncü bölümde bilgi sunulmuştur. [23] Ali Sarıkoyuncu, Milli Mücadele’de Din Adamları II, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını, Ankara 1999, s. 223 vd. [24] Ali Sarıkoyuncu, “Milli Mücadele’de Afyon Müftüsü Hüseyin Bayık Efendi”, 3. Afyon- Karahisar Araştırmaları Sempozyumu, Afyon, 1994, s. 74. [25] Ali Sarıkoyuncu, “Yunan Megali İdeası ve Batı Anadolu’nun Düşman İşgalinden Kurtarılmasında Din Adamları”, Diyanet İlmi Dergi, C. 30, Sayı 4, s. 45. [26] İlhan Tekeli-Selim İlkin, Ege’de Sivil Direnişten Kurtuluş Savaşı’na Geçerken Uşak Heyet-i Merkeziyesi ve İbrahim Tahtakılıç Bey, TTK Yayınları, 1989, s. 71. [27] Bu nedenle olacak ki, Rahmetullah Efendi, Manisa Müftüsü Alim Efendi’nin hazırladığı fetvayı fikren katıldığı halde imzalamamıştır. Teoman Ergül, Kurtuluş Savaşı’nda Manisa 1919-1922, İzmir, 1991, s. 25. [28] Ergül, T., s. 25. [29] Ergül, T., s. 25. Ayrıca Alim Efendi hakkında bilgi için bkz., M. Çağatay, Manisa Ünlüleri, Manisa, 1946, s. 44; Selami Bertuğ, “Manisalı Alim Efendi ve Klasik Türk Musikisindeki Yeri”, Mesir Konferansları, Manisa Turizm Derneği Yayınları No 4, Manisa, 1993, s. 7-12. [30] Hasan Basri Çağatay halkı Milli Mücadele lehinde bilinçlendirmek için bir de gazete çıkarmıştır. Ses adını verdiği gazetesinde işgallere karşı konulması konusunda yazılar yazmıştır. Bkz., Mücteba Uğur, Hasan Basri Çantay, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1994, s. 1 vd. [31] 1908 yılında Uşak Müftülüğü görevini yürüten İbrahim Tahtakılıç’ın Milli Mücadele’deki hizmetleri için bkz., Tekeli, İ-İlkin, S., s. 365-381. [32] Sarıkoyuncu, A., “Milli Mücadele’de Afyon Müftüsü …”, s. 74. [33] BTTD, Sayı 36, Belge No 12. Ayrıca bkz., Ali Sarıkoyuncu, “Şeyh Edebâli ve Milli Mücadele’de Bilecik Müftüsü Mehmet Nuri Efendi”, Diyanet İlmi Dergi, C. 4, Sayı 3, s. 15-21; Ali Sarıkoyuncu, Milli Mücadele’de Söğüt ve Çevresi, Osmangazi Üniversitesi Yayını, Eskişehir 1999, s. 29-36; Ali Sarıkoyuncu, “Bilecik ve Çevresinde Yunan Mezalimi”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, S. 28 Mart 1994, s. 19 vd. [34] Bu din bilginlerinin Güney cephesindeki hizmetleri için bkz., Hakkı Şenkon, “Maneviyatın Yurt Müdafaasındaki Rolü”, Sebilürreşad, C. 2, s. 367 vd; Hulusi Yetkin, Gaziantep Tarihi ve Davaları, Gaziantep 1968; Hulusi Yetkin, Gaziantep Savaşı Hatıralarından Derlemeler, Gaziantep 1962, s. 20 vd; Sahir Üzel, Gaziantep Savaşı’nın İç Yüzü, Kayseri 1964; Bedri Alpay, “İstiklal Savaşı’nın Sarıklı Kahramanları”, Sebilürreşad, C. 2, s. 336 vd; Adil Bağdatlıoğlu, Uzunoluk, İstanbul 1942, s. 53 vd; Cemal Kutay, Kurtuluşun ve Cumhuriyetin Manevi Mimarları, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını, Ankara 1973, s. 303-304, İsmail Özçelik, Milli Mücadele’de Güney Cephesi Urfa, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1992, s. 55 vd. [35] Kutay, C., s. 205. [36] Bkz., Yaşar Akbıyık, Milli Mücadele’de Güney Cephesi Maraş, 2. Basım, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 1999, s. 123 vd. [37] Bkz., Hasan Güzel, Konya’da Milli Mücadele’yi Destekleyen Din Adamları, Yüksek Lisans Tezi Basılmamış, AÜTİTE, Ankara 1988, s. 20 vd. [38] Şeyh Ata Efendi’nin Anadolu’ya silah ve personel sevkinde önemli hizmetleri olmuştur. İsmet İnönü’den Halide Edip’e ve Mehmet Akif’e kadar çok kimse Şeyh Ata’nın dergahından Anadolu’ya hareket etmişlerdir. Albay Hüsamettin Ertürk, işgal altındaki istanbul’dan Anadolu’ya silah sevkiyatını idare eden vatanperverleri zikrederken şu din adamlarını da saymaktadır. Topkapı’da Kayyim Ahmet, İmam Necati, Kadıköy’de ilk Milli teşkilatı kuran Şeyh Muhip Efendi ile oğlu Yusuf Efendi, Aksaray’da İmam Tevfik Efendi, Üsküdar’da Hafız Nuri ile Bektaşi Dedelerinden Ali Nutki Baba, Sarıyer’de Hafız Mehmet Bey’dir. Hüsamettin Ertürk, İki Devrin Perde Arkası, İstanbul 1957, s. 222-239. [39] Hakimiyet-i Milliye, 5 Mayıs, 1336; Kadir Mısıroğlu, Kurtuluş Savaşı’nda Sarıklı Mücahitler, İstanbul 1969, s. 109 vd; Kutay, C., s. 43 vd; Ali Sarıkoyunca, Milli Mücadele’de Zonguldak ve Havalisi, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1992, s. 96-120; Ali Sarıkoyuncu, “Milli Mücadele’de Amasya Müftüleri, Hacı Tevfik ve Abdurrahman Kamil Efendiler”, Diyanet İlmi Dergi, C 31, Sayı 2, s. 61-100; Sarıkoyuncu, A., Milli Mücadele’de Din Adamları I, s. 24-27; Ali Sarıkoyuncu, “Mustafa Kemal ve Milli Mücadele’de Din Adamları”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, s. 39 Kasım 1997, s. 982-993. [40] Örneğin, 23 Temmuz 1919 günü Erzurum Kongresi’ni açarken yaptığı konuşmasını “En son olarak niyazım şudur ki, istekleri gerçekleştiren Allah Hazretleri, sevgili bağışlayıcıya saygıyla, bu kutsal vatanın sahibi ve savunucusu ve Ahmediye’nin yüce buyuruğuyla kıyamet gününe kadar sadık bekçisi olan temiz milletimizi, saltanat makamı ve yüce hilafeti korumak ve kutsalatımızı düşünmekle yükümlü olan heyetimizi başarılı kılsın!. Amin.”cümlesiyle bitiriyordu. Aynı kongrenin 7 Ağustos 1919 günü yaptığı kapanış konuşması da şöyle son buluyordu “… Bu birleştirici kurtuluş toplantımız sona ererken, istekleri gerçekleştiren Allah Hazretlerinden doğru yolu göstermesini ve şanlı Peygamberimizin ruhunun bütün üstünlüklerinden, bereketinden bağışlaması dileyiyle, vatan ve milletimize ve sonsuz devletimize mutlu gelecekler dilerim.” Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. I, s. 5. [41] Mehmet Akif’in Kastamonu ve diğer yerlerde yaptığı dini içerikli konuşmalar için bkz., Mehmet Akif’in Kur’an-ı Kerim’i Tefsir-i Meviza ve Hutbeleri, Haz. Abdulkerim Abdulkadiroğlu-Nuran Abdulkadiroğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını, Ankara, 1992, s. 1 vd. [42] Bkz., Bayar, C., C. 6, s. 1753-1754, 1846; Ertürk, H., s. 349. [43] Enver Behnam Şapolya, Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, 3. Basım, İstanbul 1959, s. 312. [44] s. 315. [45] Cemal Kutay, bu karşılama heyeti içerisinde Hacı Bektaş Celebisi Cemalettin Efendi’nin de bulınduğunu belirtmektedir. Kutay, C., s. 281. [46] Hüseyin Menç, Milli Mücadele Yıllarında Amasya, Ankara 1992, s. 33. [47] Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Mustafa Kemal ile Beraber, C. I, TTK Yayını, Ankara, 1988, s. 23. [48] Cevat Yularkıran, Reşit Paşa’nın Hatıraları, İstanbul 1940, s. 123. [49] Mahmut Goloğlu, Sivas Kongresi, Ankara 1969, s. 22. [50] A. Cemalettin Ulusoy, Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Alevi-Bektaş Yolu, 2. Basım, Hacı Bektaş, 1986, s. 101. [51] Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Sayı 80 Ağustos 1981, s. 9. Ayrıca Alevi-Bektaşilerin Milli Mücadele’deki hizmetlei için bkz., Baki Öz, Kurtuluş Savaşı’nda Alevi-Bektaşiler, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul 1997, s. 33 vd. [52] G. Jaeschke, Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi, TTK Yayınları, Ankara s. 81; Vehbi Cem Aşkun, Sivas Kongresi, İstanbul 1963, s. 191; Mazhar Müfit kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, C. II, TTK Yayınları, Ankara 1988, s. 487. [53] Kansu, M. M., CII, s. 490. [54] Zübeyir Kars, Milli Mücadele’de Kayseri, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1993, s. 57. [55] Kansu, M. M, CII, s. 492. Mustafa Kemal Paşa, hareketten önce Hayet-i Temsiliye adına Kayserililerin sıcak ilgi ve samimi duygularına karşılık vererek, memnuniyetlerini bildirmiştir. Bu arada bir de beyanname yayımlamıştır. Kars, Z, s. 66. Ayrıca beyanname için bkz., Adana’ya Doğru, 22. 12. 1919, İrade-i Milliye, 5. 01. 1920. [56] Kansu, M. M., CII, s. 493. [57] Kansu, M. M., C. II, s. 493-494. [58] Kansu, M. M., C. II, s. 494. [59] Kansu, M. M., C. II, s. 495. [60] Kutay, C., s. 305. [61] Kansu, M. M., C. II, s. 496. [62] Kutay, C., s. 309. [63] Mahmut Goloğlu, Üçüncü Cumhuriyet, Ankara, 1970, s. 8-9. Ayrıca bkz., Kansu, M. M., C. II, s. 497-499. [64] Bkz., Kansu, M. M., C. I, s. 75-78; M. Cevat Dursunoğlu, Milli Mücadele’de Erzurum, Ankara 1946, s. 92-94; M. Fahrettin Kırzıoğlu, M. Kemal Paşa-Erzurum İlişkileri Üzerine Belgeler, TTK Yayınları, Ankara 1991, s. 3 vd; Ayfer Göze, İnkılap Tarihimiz ve Atatürk İlkeleri, 2. Basım, İstanbul 1985, s. 29-32. [65] Kemal Atatürk Nutuk 1919-1927, Bugünkü dille yayına haz. Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 2000, s. 44. [66] Kadir Kasalak, Milli Mücadele’de Manda ve Himaye Meselesi, Genelkurmay Yayını, Ankara 1993, s. 141. [67] Nutuk Haz. Zeynep Korkmaz, s. 66-68; Fahrettin Kırzıoğlu, “Amerikan mandasını Kimler istiyor ve nasıl öneriyorlardı”, BTTD, C. Xİİ, Sayı 67-68; ATASE Arş., Kl 78, D 290, Fh 4-2. Ayrıca mandaya taraftar olan kişi ve kuruluşlar için bkz., Kasalak K., s. 9 vd. Ayrıca Halide Edip Adıvar’ın milliyetçilik anlayışı hakkında bkz., Çetin Yetkin, Toplumsal ve Siyasi Açıdan 13 Yazar Üzerine Notlar, Ümit Yayınları, Ankara, 1996 s. 93-118. [68] Hayet-i Temsiliye’den Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey, ulemadan Raif Efendi, Şeyh Fevzi Efendi, Bekir Sami Bey, Doğu Anadolu adına Siavas Kongresi’nde bulunmak üzere Erzurum Kongresi’nce görevlendirilmişlerdir. Göze, A., s. 48. [69] Bkz., Kasalak, K., s. 139. [70] Bkz., Goloğlu, M., Sivas Kongresi, s. 88. Örneğin, Albay İsmet Bey, manda ile ilgili kanaatini Erzurum’da bulunan 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa’ya yazdığı zaman 27. 8. 1919, daha ortada Sivas Kongresi yoktu. Bkz., Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, Ankara 1990, ss. 164-166. [71] Kansu, M. M., C. I, ss. 78-80. [72] Kutay, C., s. 292. [73] Kansu, M. M., C. I, s. 252; Hikmet Denizli, Sivas Kongresi Delegeleri ve Heyet-i Temsiliye Üyeleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, No 1655, Ankara 1996, s. 44 vd. [74] Sivas Valisi Reşit Paşa’nın Hatıraları, s. 123. [75] Kansu, M. M., C. I, s. 208. Daha önce de belirtildiği gibi, heyet üyelerinin konuk edilmesinde Alevi-Bektaşi tekkelerinin de önemli yardım ve desteği olmuştur. Bkz., Öz, B., s. 54 vd. [76] Nutuk Haz Zeynep Korkmaz, s. 29. [77] Nutuk Haz Zeynep Korkmaz, s. 53-56. [78] Sivas Valisi Reşit Paşa’nın Hatıraları, s. 15; Mısıroğlu, K., s. 161. [79] Bkz., Sarıkoyuncu, A., Milli Mücadele’de Din Adamları I, s. 35-45. [80] Kutay, C., s. 210. [81] Bkz., TBMM Gizli Celse Zabıtları, C. I, Türkiye İş Bankası Yayını, Ankara, 1985, s. 38-74. [82] İsmail Şükrü Hoca’nın konuşmasının tamamı için bkz., s. 58-61. [83] Sebülürreşad, C. II, Sayı 46, s. 334. [84] Genelkurmay Başkanlığı Arşivinde rastladığımız bir belge, Hoca İsmail Şükrü Efendi’nin bildirdiklerini teyit etmektedir. 6 Temmuz 1920 tarihini taşıyan bu belge, Müdafaa-i Milliye Vekili Fevzi Paşa imzasıyla Ankara komutanlığına ve Garp cephesi komutanlığına verilmiş bir talimattır. Anılan yazıda; Afyonkarahisar Mebusu Hoca İsmail Şükrü Efendi’nin makamlarına müracat ederek “Ankara ve civarından başlamak üzere Afyonkarahisar’a varıncaya kadar güzergahta kendi at ve silahlarıyle celp ve cem edeceği gönüllülerin kumandasını deruhte ederek, cihada iştirak edeceğini ve gidip geçeceği yerlerden birçok din kardaşları da birlikte götüreceğini de bildirmiştir.” denilerek Hoca şükrü Efendi’ye yardımcı olunması istenmektedir. ATASE Arş., Kl 556, D 8, Fh 3-1. [85] Tekeli, İ-İlkin, S., s. 337-338. [86] ATASE Arş., Kl 796, D 108, Fh 31. [87] Coker, F., s. 470. [88] ATASE Arş., Kl 558, D 14, Fh 47. [89] ATASE Arş., Kl 557, D 27, Fh 34. [90] Coker, F., s. 469-470, 570-571. Ayrıca İsmail Şükrü ve Hafız İbrahim Efendilerin Milli Mücadele’deki hizmetleri için bkz., Sarıkoyuncu A., Milli Mücadele’de Din Adamları II, s. 79-84, 86-92. [91] Sarıkoyuncu A., Milli Mücadele’de Din Adamları I, s. 23. [92] Celal Bayar, Ben de Yazdım, C. 8, İstanbul, 1972, s. 2460. [93] Kutay, C., s. 187 vd. [94] ATASE Arş., Kl 557, D 27, Fh 34. [95] BTD, Sayı 19 Eylül 1986, s. 49-58. [96] Bkz., Ali Sarıkoyuncu, Milli Mücadele’de Din Adamları I, s. [97] Bu din adamlarının isimleri ve yaşam öyküleri için bkz, A. Sarıkoyuncu, Milli Mücadele’de Din Adamları II, s. 57-375. [98] Bu konuda bkz., Sarıkoyuncu A., Milli Mücadele’de Din Adamları II, s. 21 vd. [99] Dördüncü bölümde Hacı Süleyman Efendi’nin TBMM’de yapmış olduğu bu konuşmalarına yer verilmiştir. Ayrıca milletvekillerinin mesleklerine göre dağılımı için bkz., Güneş, İ., s. 71-74. [100] Kutay, C., s. 383. [101] Uluğ İğdemir, Yılların İçinden, Ankara, 1976, s. 29. Ayrıca Rıfat Börekçi’nin Milli Mücadelede’ki hizmetleri için bkz., Sarıkoyuncu, A., Milli Mücadele’de Din Adamları I, s. 133-171. [102] Bkz., s. 199-214. [103] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. İİ, s. 208-209. Atatürk, Osmanlı Devleti’nin dağılma döneminde çocukluk, gençlik, eğitim ve meslek hayatının büyük bir kısmını yaşamış ve bu dönemde üstlenmiş olduğu görevleri de başarı ile sonuçlandırmıştır. Bu yüzden Osmanlı Devleti’nin idari, mali, askeri ve dış politikasını yakından biliyordu. Düvel-i muazzama olarak bilinen, o günkü dünyanın hâkimleri ile Trablusgarp Savaşı’ndan Birinci Dünya Harbi’ne uzanan çizgide değişik zaman ve zeminlerde karşı karşıya gelmiş, dolayısıyla da onları tanıma fırsatı bulmuştur. Bu durum O’na ülkesi ve düşmanlarını yakından tanıma fırsatı vermiştir. Başarısını etkileyen faktörlerin en önemlilerinden birisi bu tanımak için O’nun Milli Mücadele öncesi, Milli Mücadele dönemi ve sonrası hayatının bütün safhaları ile bilinmesi lâzımdır. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin son bir asırlık döneminde idari, mali, askeri ve diğer müesseselerinin iyi bilinmesi, Cumhuriyet dönemi müesseseleri ile karşılaştırılması yani Sevr ile paylaşılan Anadolu ile Lozan’da sınırları çizilen aziz vatanın mukayesesinin yapılması Milli Mücadele’nin cephede ve masada nasıl kazanılmış olduğunu göstermesi bakımından anlamlıdır. Zira Milli Mücadele öncesinde Anadolu’da azınlık Rum ve Ermeni unsuru eğitim, sanayi, ticaret, zanaat ve her türlü kaynakları tekeline almış, Türk evlâdına da sınırlarda vatan savunması insanı tanımanın yolu onun icraatları olmalıdır. Meseleye bu açıdan bakarsak Türk insanının Mondros Mütarekesi ve takiben Sevr Andlaşması’na karşı Anadolu’da başlatmış olduğu Kuva-yı Milliye hareketinin fikri ve fiili öncüsü olarak bu idealin amacına ulaştırılmasında O ilk sırayı almaktadır. Bunun yanında günü geldiğinde yani Kuva-yı Milliye ile düşman işgalinin kırılması ve kovulmasının mümkün olmayacağı düşüncesiyle düzenli orduya geçişi en az kayıp ile gerçekleştirmeyi başarmış ve gerektiğinde Kuva-yı Milliye’de ısrarlı olan en yakın dostlarını devre dışı bırakmasını bilmişti. Düşman kuvvetlerinin Batı Anadolu’yu işgali ile Ankara üzerine saldırmaya hazırlanması sırasında bütün yetki ve sorumluluğu üstlenerek Büyük Taarruz’u gerçekleştirmiş ve dolayısıyla nihai zaferin kazanılmasında en büyük pay Mondros Mütarekesi’nin uygulamaya konulmasını takiben görevli olduğu Suriye cephesinden İstanbul’a dönmesi için almış olduğu çağrı üzerine İstanbul’ a gelmiş ve “Saray Yaveri” kadrosuna atanmıştır. Bu dönem O’na Milli Mücadele plânlarını yapma ve düşüncelerini, değişik cephelerden kendisi gibi İstanbul’a dönen arkadaşlarına açma fırsatı vermiştir. Söz konusu silâh arkadaşlarının hemen tamamı Milli Mücadele hareketine katılmışlarsa da ilk anda hemen hepsinin Atatürk ile aynı görüşü paylaştığı söylenemez. Bunlar arasında manda görüşünü savunanlar ve Anadolu’ya geçip hayatının kalan kısmını geçirmeyi düşünenler vardı. Yine Mustafa Kemal Atatürk’ün Milli Mücadele fikrini paylaşmakla birlikte asker, silâh ve para bulmanın mümkün olmayacağını savunanlar da vardı. Mustafa Kemal onların kafalarındaki sorulara cevap bulmada ve onları ikna etmede başarılı olmuştur. Ordu müfettişi olarak Anadolu’ya geçmeyi başardıktan sonra arkadaşlarından aldığı güçle Milli Mücadele ateşini Mudanya Mütarekesi’ni takip eden yıllarda Anadolu’da kurulan yeni Türk Devleti için dünün veya o günün geçerli yönetim biçimini tayin yetkisini cumhuriyet idaresi yönünde kullanmıştır. Yeni Türk Devleti için tercihini en isabetli şekilde yapmış olduğunu içinde yaşadığımız coğrafyadaki ülkelere bakarak söyleyebiliriz. Mustafa Kemal Paşa yeni devletin kurucusu olarak yeni bir hanedan kurma, meşruti bir yönetim veya kuzey komşumuzun büyüsüne kapılarak sosyalist bir sistemi hayata geçirme gücüne o günkü ortamda sahip idi. Atatürk söz konusu rejimlerin arayışını dahi zararlı ve tehlikeli bulmuş, halkın kendi kendisini idare sistemi olan cumhuriyet rejimini seçerek onu Türk gençliğine emanet insanının Milli Mücadele’nin hangi şartlar altında başlatıldığı, kazanıldığı ve yeni Türk Devleti’nin başta insan gücü olmak üzere hangi kaynaklara dayandırıldığı konusunda dönemin kaynaklarına inilerek bilgilendirildiği söylenemez. Genelde, milli bayramlarda ve anma günlerinde kalıplaşmış sözler, şiirlerle yetinilmekte, hatta daha da ileri gidilerek yapılan tanımlarla Atatürk Atatürk’ten uzaklaştırılmaktadır. Oysaki Atatürk ve dönemi Milli Mücadele, kaynaklarına dayanarak ortaya konmalı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hangi şartlar altında kurulduğu, o dönemin Anadolu’sunun insan ve zenginlik kaynaklarının tespiti, dönemindeki ülkeler ve günümüz ile mukayesesi yapılmalıdır. Milli Mücadele döneminde Anadolu şehirleri, bunlar arasındaki ulaşım düzeni, araçları, mücadeleyi yürüten liderler cephedeki askerin, okullardaki öğrencilerin yeme-içme, giyim, kuşam, sağlık vb. şartlan, TBMM Hükümeti’nin bu sıkıntılara çareler arayışı ve bir yanda da dış düşmanlara karşı verdiği mücadele örnekleriyle Mücadele dönemi sırasında Anadolu’da başlıca ulaşım aracı tozlu ve bakımsız yollarda gidip - gelen yaylı at arabaları ile kağnı idi. Demiryolları çok az ve ilkel, deniz yolları da yabancı şirketlerin kontrolünde bulunuyordu. Başkent İstanbul’u Milli Mücadele’nin hareket merkezi Ankara’ya bağlayan yol İnebolu üzerinden geçiyordu. İstanbul’daki milli teşkilâtlar İngiliz, Fransız ve Yunan denetimindeki depoları basarak temin ettikleri silâh ve cephaneyi tüccarların malları arasına saklayarak İnebolu’ya oradan da Ilgaz dağları aşılarak Ankara’ya ulaştırıyorlardı. Ayrıca dışarıdan satın alınan silâhlar da aynı yoldan Anadolu’ya gönderilmekteydi. O günkü şartlarda yolcu ve eşyalar İnebolu’dan Ankara’ya 11 günde ulaşabiliyordu. Kış şartları ve benzeri tehlikelerle bu süre bir aya çıkabilirdi. Ankara - Kayseri yolu da aynı şartlarda olup, 13 gün, Ankara -Kırşehir 9 gün, Yozgat - Kayseri 4 günde bu olumsuz şartlara eşkiya baskınları da eklendiği zaman durum daha da vahim bir hâl almaktadır. Zira Trablusgarp Savaşı’ndan Milli Mücadele’ye uzanan 20 yıllık süre içinde Türk askerinin savaşsız ay ve günü geçmediği için askerlerin terhisi de mümkün değildi. Askerlikten kurtulmanın üç yolu vardı. Bunlardan birincisi dağa çıkıp bir çeteye katılma, ikincisi el veya ayağını kaybedip ordudan ihraç edilme son olarak da din görevlileri askere alınmadığı için bir camii veya mescitte görevli olması halinde askere alınmazdı. Bu üç grup arasında Kuva-yı Milliye döneminde dağa çıkanlar kurdukları çetelerle düşmana karşı mücadele etmişler ve vatan savunmasına katılmışlardı. Ayrıca bu çeteler Ermeni ve Rum çetelerine karşı da düzenli ordu birliklerinin kurulmasına kadar geçen zaman içinde amansız bir mücadele Mücadele döneminde yiyecek sıkıntısı dayanılmaz boyutlara ulaşmış idi. Çünkü sahibi askere giden araziler varlıklı gayri Müslimler tarafından ucuz fiyata satın alınmış, tarlalar, bağ ve bahçeler ekilmemiş bakılmamış olduğu için ülke genelinde bir kıtlık gayri Müslimler hariç dönemi yaşanmıştır. Milli Mücadele kahramanı Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının Sivas Kongresi dönüşünde Sivas - Kayseri yol azığı 20 yumurta, 1 okka peynir ve 20 ekmek idi. Bu durum sanırım o günkü Anadolu’nun iktisadi durumunu ortaya koymak için yeterlidir. Bu ekonomik şartların yaşandığı dönemde düşman kuvvetlerinin Sakarya nehrinin doğusuna geçmesi TBMM’nde büyük heyecan uyandırır ve Meclis 7-8 Ağustos 1921 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’ya olağanüstü yetkilerle Başkumandanlık görevini verir. Mustafa Kemal Paşa, Yunanlılar’a karşı Büyük Taarruz hazırladığı için “Tekâlif-i Milliye Emirleri”ni yayınlar. Bu konunun hükümleri her evden iki çift çorap, çarık ve çamaşır ile evindeki sahiresinin % 40’ını, tüccar da elinde bulunan yiyecek ve ordu donanımını bedeli sonradan ödenmek üzere devlete verecektir. Ayrıca herkes elinde bulunan yaylı araba, kağnı ve ulaşım için hayvanların % 20’sini ordu emrine verecektir. Bu dönem ile ilgili bir hatırayı Türk halkının durumunu açıkça ortaya koyması düşüncesiyle nakletmek istiyorum. Tekâlif-i Milliye kararlarına rağmen yaylı arabasını ordu emrine vermeyen bir köy muhtarının bu tutumu tartışmaya sebep olur Köyün imamı sebebini muhtara sorduğunda “bu araba ile köyün evlenme, sünnet düğünleri yapılıyor” sevabını alır ve muhtar yaylı arabasını görevlilere teslim etmez. Köyün imamı muhtara hitaben “bugünler düğün, dernek günleri değildir. Memleket istiklâl kavgası yapıyor. Siz arabayı orduya verin, vatan kurtulsun, gönüller şen olsun, düğün, dernek yaya da yapılır” der. Muhtar, bir arabanın % 20’si olur mu? Diye itiraz edince durum Konya’daki Tekâlif-i Milliye Komisyonu Başkanı Miralay Kâzım Dirik Bey’e sorulur. Durumdan haberdar edilen Albay Kâzım Bey İmam Efendi’nin tutumundan çok memnun olur ve “Böyle düşünen din adamlarımızdan Allah bu vatanı mahrum etmesin. İmam Efendi’nin iki ellerinden öperim. Kafası gibi cevabı da doğru yoldadır” cevabını dilekçenin altına yazar. Bu anlayışla her türlü yokluğa rağmen Anadolu’da artık milli ruhun uyandığını ve bu duygunun Milli Mücadele’de itici güç olduğunu Devletleri’nin Mütareke’nin imzalanmasını takiben Anadolu’da işgale başladığı sırada bu devletlerin adına ve onların askerlerinin kılığına girmiş olan gayri Müslimler akla hayale gelmeyecek, insanlık dışı katliam yaptılar. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda karşısında görmediği Yunanistan, İtilaf Devletleri adına Batı Anadolu’yu işgale yeltenmiştir. Haksız işgal ve katliamlar karşısında Anadolu’da her yaş-, cins ve meslek mensubu vatan evlâdının her türlü olumsuz şartlara rağmen başlatmış olduğu nizami olmayan milli hareketin adı Kuva-yı Milliye’ Milliye hareketi, milli cemiyetlerin kurulması, kongre ve mitinglerin yapılması ve işgallere karşı Milli Mücadele’nin başlatılması şeklinde gelişme göstermiş, özellikle İstanbul’un işgali, Anadolu’da Rum ve Ermeni çetelerinin yaşlı - genç, kadın - erkek demeden Müslüman Türk halkını katletmesi ve İzmir’in işgali olayları bu hareketin güçlenmesi ve Anadolu’ya yayılmasını olumlu yönde etkilemiştir. Anadolu’nun dört bir yanında cemiyetler kuruldu, mitingler yapıldı. Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde başlatılmış olan Milli Mücadele’ye destek haksız işgallere karşı gösterilen tepkiler Milli Mücadele ruhunun uyanışının bir ifadesidir. Söz konusu işgale karşı Güneydoğu Anadolu yerleşim merkezlerinden - günümüzde bu yörenin içinde bulunduğu şartlardan dolayı seçtik - gelen tepkilerden bazı örnekleri şöyle sıralayabiliriz “Şark vilâyetlerinde muhtar bir Ermeni devleti” kurulması kararına ve İzmir’in işgaline karşı çıkan Diyarbakır halkı adına Belediye Reisi Dellalzâde Abdurrahman’ın öncülüğünde büyük bir miting düzenlenmiştir. Aynı şekilde Silvan halkı 17 Mayıs 1919’da Belediye Reisi Ahmet Hilmi ve Müftü Abdurrahman Efendi’nin İtilaf Devletleri temsilcilerine göndermiş oldukları telgrafta İzmir’in işgaline karşı tutumlarını şöyle belirtmektedirler “İzmir’in bir karış toprağını bile ziyana razı olamayacağımızı bütün medeniyet âlemine büyük acılı kalbimize tercüman olarak tebliğine aracı olmanızı ve İtilaf Devletleri’nin de bu hususa adaletle bakmalarını otuz bin nüfus adına rica ve talep eyleriz.”İzmir’in işgali ve Ermeniler’in başlatmış olduğu katliamlar karşısında Siirtliler 19 Mayıs 1919 ve 23 Haziran 1919 tarihlerinde mitingler yapmışlardır. Aynı sebeplerden dolayı Malatya ve Harput şehirlerinde de mitingler yapılmış, protesto telgrafları çekilmiştir. İngiliz, takiben Fransız ve onların adına katliam yapan Ermeniler’e karşı 15 Ekim 1919’da Maraş’ta yapılan mitingde Ermeniler’in Osmaniye, Dörtyol ve Adana’da işledikleri cinayetler Hükümeti ve İtilaf Devletleri nezdinde protesto işgal ettikleri Güneydoğu Anadolu’yu Fransız işgaline terk etmek suretiyle İngiliz kılıklı, üniformalı Ermeni çetelerinin işledikleri cinayetlerden kurtulmak istediler. Bu işgallere karşı Antepliler 25 Kasım 1919 tarihinde 30 bin kişinin katıldığı bir miting düzenlemişlerdir. Belediye Reisi Mehmet Lüfti, alınan kararları bir telgrafla Sulh Konferansı’na göndermiştir. Bu telgrafta “İngilizler’in burada bulunduğu müddet zarfında muşahade ettikleri veçhile Ayıntap şehri nüfusunun yüzde doksanı ve binden fazla köyleri kamilen Türk ve Müslüman olduğu gibi, emlâk ve arazisinin büyük çoğunluğu dahi Müslümanlar’a ait olduğundan tarihen ve muhiden Suriye ile alâkamız yoktur. Wilson Prensipleri mucibince bizi kendi mukadderatımıza hakim kılmak insaniyet ve vicdan noktası nazarından Birleşik Devletler’in borcu olduğundan İngilizler’den sonra herhangi bir devlet işgale teşebbüs ederse izzet-i nefsimizi rencide edeceği cihetle, olabilecek bu işgali bütün mevcudiyetimizle reddeder ve kattiyen kabul edemeyeceğimizi beyan ile beraber yakın bir zamanda Paris’te karar altına alınacak olan mukadderatımızın kayıtsız Milli İstiklâlimiz’in korunmasını, meşru haklarımızın müdafaasını insanlık ve medeniyet namına rica eyler ve iş bu milli arzumuzun Sulh Kongresi’nde izahını istirham eyleriz” de Maraş’ın İngilizler tarafından Fransızlar’a devredilmesi ve diğer işgalleri protesto için 30 Ekim 1919 tarihinde 25 bin kişinin katıldığı bir miting yapılmıştır. Yine Maraş’ta Fransız üniforması giymiş olan Ermeniler’in yaptıkları katliama karşı Pülümür’de Şeyh Hüseyin Beyzade Mustafa Bey’in başkanlığında toplanan Dersim aşiret reisleri 31 Ocak 1920 tarihinde protesto telgrafı Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti 1 Şubat 1920’de Garzan’da protesto mitingi düzenlemiştir. 2 Şubat 1920’de Nusaybin, Viranşehir ve Bitlis’te de işgaller protesto edilmişti. Aynı şekilde, 11 Şubat 1920’de Ergani, 13 Şubat 1920’de Dersim aşiret reislerinin ikinci telgrafı, bunu Malatya ve Arapgir halkının telgrafları işgallere karşı halkın tepkisini açık şekilde beyan etmiştir. Ayrıca İstanbul’un 16 Mart 1920 tarihinde İtilaf Devletleri tarafından işgali üzerine, Dersim, Cizre, Mardin, Besni, darende, Elaziz, Siverek, Kemah, Ayıntab ve Arapgir’den protesto telgrafları çekilmek suretiyle işgal protesto edilmiştir. Yine işgali kınamak ve bu uğurda mücadeleye hazır olduklarını ortaya koymak için 18 Mart 1920’de Van’da, 20 Mart 1920 Darende’de ve diğer birçok yerleşim merkezlerinde işgallere karşı Müslüman Türk halkı gerekli tepkiyi ortaya koymuşlardır. Bu mitingler Tür insanının milli, manevi ve vatan sevgisi duygularını harekete geçirmiş, yılların savaş yorgunu Türk milletinin uyanışını hızlandırmış milli birlik ve beraberliği pekiştirmiştir. Yaşadığı köyü, kasabası veya şehri işgale uğrayanlar kendi yerleşim merkezinde, henüz işgale uğramamış yerlerin sakinleri de işgale uğrayan en yakın yerlerin yardımına koşmak suretiyle bu işgal güçlerine tepkilerini cesur bir şekilde Mücadele’nin nasıl kazanıldığı, Türklüğü yok etmeyi amaçlayan emperyalist güçlere karşı milli şeref ve varlığın nasıl kurtarıldığını öğrenmenin tek yolu, bu mücadelenin önderi Atatürk’ün kendi kaleminden çıkan eserlerin ve dönemin diğer kaynaklarının bilinmesi ve Mücadele ile Mustafa Kemal Paşa’nın bir bütün halinde ele alınması konunun anlaşılması için elzemdir. Zira büyük hareketler ancak ve ancak liderlerle hedefine ulaşır. Bu yüzden Mustafa Kemal Paşa olmasa da Milli Mücadele kazanılabilirdi görüşünü taşıyanlar bu hareketi meydana geldiği dönem ve şartlar içinde tanımaları ve değerlendirmeleri halinde bu kanaatlerini değiştireceklerine Kemal Paşa, Mondros Mütarekesi gereğince cephelerde görevli diğer Osmanlı paşaları gibi İstanbul’a dönmüş ve saray yaveri kadrosunda yeralmıştır. Bu dönem Mustafa Kemal Paşa için ülkenin içinde bulunduğu şartları düşünme ve Payitaht’da olup bitenleri yakından görme ve yaşama imkânı bulması yönüyle önemlidir. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bulunduğu sırada Milli Mücadele’nin fikri temellerini atmıştır. Kendisi gibi cephelerden dönmüş olan silâh arkadaşları ile gizli-açık görüşmeler yapmak suretiyle onlarla Milli Mücadele’nin kaçınılmaz olduğu konusunda fikir birliğine varmış olduğunu görüyoruz. Ancak,bu hareketin başarılı olabilmesi için Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya geçmesi gerekiyordu. Doğu Karadeniz bölgesindeki Pontus faaliyetleri ile ilgili olayları yerinde incelemek için gönderilecek ordu müfettişi olarak Mustafa Kemal Paşa’nın tercih edilmesinde Paşa’nın o tarihe kadar üstlenmiş olduğu görevlerdeki başarısı etkili olduğu gibi, diğer bazı faktörler de söz konusudur. Devlet ileri gelenlerinden birçoğu Milli Mücadele’nin kaçınılmaz olduğunu açıkça söyleyemeseler dahi buna Kemal Paşa, Samsun ve takiben Amasya’da geçtikten sonra orada yayınlamış olduğu genelgede Milli Mücadele fikrinin halka mal edilmesi görüşü hâkimdi. Bu genelde bu mevzuda atılmış ilk adım olması ve takiben Erzurum ve Sivas Kongreleri’nin yapılması hasebiyle Kemal Paşa’nın başlatmış olduğu mücadele ülkenin içinde bulunduğu şartlar dolayısıyla halka mal olmakta gecikmemiştir. Anadolu’nun en ücra köşelerinde Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetleri kurulmuştur. Bu cemiyetler işgalleri protesto ederken bir yandan da kadın-erkek, genç-yaşlı her yaş ve meslekten insanın içinde bulunduğu Kuva-yı Milliye dönemi başlamıştır. Mustafa Kemal Paşa Milli Mücadele düşüncesini Türk milletine mal etmiş; herkes düşüncesiyle, sözüyle, silahıyla, malıyla, canıyla Milli Mücadele hareketine katılmıştır. Bu hareketin dışında kalanlar ise bu akışa engel olacak konumda değildi. Artık Anadolu’da silâhlı mücadele başlamış ve Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları bu hareketi yönlendirme görevini üstlenmişlerdi. Anadolu’da kurulan Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetleri Amerikan Cumhurbaşkanı Wilson’un yayınlamış olduğu genelgedeki esaslara istinaden Türk insanının çoğunlukta olduğunu ispat amacına dayanıyordu. İstanbul’da kurulan Karakol ve Geçit teşkilâtları İstanbul’da kalarak Milli Mücadele’nin hayata geçirilemeyeceğine inandıkları için bu düşüncedeki insanların Anadolu’ya geçişini sağlama yanında İstanbul’daki silâh ve cephanelerin gizli yollardan Anadolu’ya taşınmasında son derece önemli bir görevi ifa Kemal Paşa, Anadolu’da başlatılan bu hareketin yani Kuva-yı Milliye’nin yasallaştırılması, mücadelenin meşrulaştırılması için İstanbul’da toplanan Meclis-i Mebusan’a delegeler göndermiştir. Ancak burada Misak-ı Milli Kararları’nın alınması ve bütün dünyaya ilân edilmesi bahane edilerek İstanbul, İtilaf Devletleri’nce işgal edilmiş, Meclis-i Mebusan basılmış ve Misak-ı Milli kararlarının alınmasında rolü olan mebuslar milletvekilleri tutuklanmışlardır. Payitaht’ın işgali, meclisin dağıtılması olayı Anadolu’da Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyetleri ve geniş halk kitlesi tarafından protesto edilmiştir. Artık Türk milletinin temsilcilerinin işgal altındaki İstanbul’da toplanamayacağı herkes tarafından kabul edilmiştir. Bu dönemde Mustafa Kemal Paşa beyan etmiş ve Meclis’in Ankara’da toplanacağını, bunun için yeni seçimlerin yapılmasını, İstanbul’dan kaçıp, Ankara’ya gelebilen mebusların da iştirakiyle 23 Nisan 1920’de Meclisi Ankara’da toplamış ve bu yeni meclise Türkiye Büyük Millet Meclisi adını vermiştir. Anadolu’da başlatılmış olan Kuva-yı Milliye Haraketi’nin faaliyetleri TBMM’nin almış olduğu kararlarla meşruluk hayatı ve faaliyetleri dikkatle incelendiğinde O’nun almış olduğu karar ve uygulamalarını, meşru zeminlerde yaptığı görülmektedir. Nitekim 20 Ocak 1921 tarihli Anayasa, Türk Milli Mücadele Hareketi ve Türk İnkılâbı’nın istinat ettiği temel yasadır. Atatürk başlatmış olduğu Milli Mücadele hareketini anayasal bir temel üzerine bina Kemal Paşa’nın öncülüğünde başlatılmış olan Kuva-yı Milliye hareketi Anadolu’nun dört bir yanında düşmana karşı her türlü silahıyla mücadeleyi başlatmıştı. Ancak, başlatılan bu milli hareket işgalleri belli ölçüde durdurmuş, halkın yüreğine su serpmiş olmasına rağmen düşmanı söküp atamamıştı. Zira, mevzii ve bölgesel faaliyetlerle düşmanın Anadolu’dan atılması Misak-ı Milli’nin hedeflerine ulaştırılması mümkün görülmüyordu. Ayrıca bölgesel kuvvetlerin zamanla mahalli kuruluşlara zemin hazırlaması halinde milli birlik ve beraberliğin temini güçleşebilirdi. Tıpkı günümüzde Afganistan’da Sovyet işgaline karşı mücadele eden mücahit teşkilâtlarının Sovyet işgalinden sonra yaklaşık 10 yıldan beri birbirleriyle mücadele ettikleri gibi... Bu düşünceyle Kuvay-ı Milliye’nin düzenli ordu birliklerine dönüştürülmesi yoluna gidilmiştir. Bu değişimin teoride kolay ve gerekli olduğu kadar pratiğe geçirilmesi de o nispette güç olmuştur. Özellikle Topal Osman, Çerkez Ethem ve Çakırcalı olayı bu geçişin hangi güçlüklerle gerçekleştiğinin açık örnekleridir. Türk milletinin ordu - millet geleneğine sahip olması Kuvay-ı Milliye’nin nizami ordu şekline dönüşmesini sağlayan en önemli manevi Kemal Paşa Kuva-yı Milliye’yi düzenli ordu birliklerine dönüştürdükten sonra hareketin merkezi Ankara olmuştur. Artık Milli Mücadele’nin hedefine ulaştırabilmesi için maddi ve manevi bütün kaynakların seferber edilmesi gerekiyordu. Bu kaynakların cinsi, miktarı, temin, taşıma, kullanma biçimi için TBMM’nin 7-8 Ağustos 1921’de almış olduğu “Tekâlif-i Milliye” kararları en güzel örnektir. Tekâlif-i Milliye kararları ile Türk insanından bedeli sonradan ödenmek üzere toplanmış olan giyim-kuşam, yiyecek ve ulaşım araçlarının cinsi ve miktarı o günkü Anadolu’nun iktisadi durumunu yani Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi şartlarda ve nasıl bir temel üzerinde kurulduğunu göstermesi bakımından son derece önemlidir. Bu özelliğinden dolayı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne “Borcunu Milletine Ödeyen Devlet” tanımı uygun 5 Ağustos 1921 tarihinde TBMM’nin kararıyla Başkomutanlığa getirilmiş ve 26 Ağustos 1922 Büyük Taarruz ile işgalcilere son darbeyi vurmuş, 9 Eylül 1922 tarihinde de Batı dünyası adına Anadolu’daki işgali gerçekleştirmeye kalkışan davranışları insanlık onuru ile bağdaşmayan, cinayetlerin sorumlusu taşeron Yunan kuvvetleri geldikleri gibi, ama ayıplı olarak Anadolu’dan 3 Ekim 1922’de Mudanya Konferansı’nı takiben 24 Temmuz 1923’de Lozan barış Antlaşması’nı gerçekleştirdikten sonra bütün dikkatini Milli Mücadele’nin askeri cephesindeki faaliyetle hemen aynı dönemde başlatmış olduğu dahili yönetime, 1300 yıl önce Türk Bilge Kağan’ın tarihi Türk yurdu Türkistan’da adını Türk budunundan alan Göktürk Devletin’den sonra ikinci olarak Atatürk, adı Türk olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni Anadolu’da kurmuştur. Aralıksız 20 yıl devam eden savaşlar sebebiyle bitmiş tükenmiş Anadolu’nun insan kaynağını, yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarını harekete geçirmede de Milli Mücadele’de olduğu gibi başarılı Cumhuriyeti Devleti’nin askeri mimarı bu aşamadan itibaren sivil mimar olarak birbirini takip eden ilke ve inkılâplarını hayata geçirmenin mücadelesini vermiştir. Bugün Türk insanı her türlü insan haklarına sahip, çağı yakalama mücadelesini veriyorsa bunu o gün atılan temellere, alınan kararlara borçludur. Türk insanı işadamı, sanat ve zanaat yapabiliyorsa, kendi mekteplerinde kendi dili ve kaynakları ile eğitim yapabiliyor, inancını inancının gereği inandığı gibi yaşayabiliyorsa hiç şüphesiz bunda Kuvay-ı Milli yani Milli Mücadele’nin birinci derecede rolü olmuştur. Biz Atatürk’ü ve O’nun mücadelesini bu manada anlıyor, O’nu yeni Türk Devleti’nin varlığının mimarı olarak tanıyoruz. Atatürk’ü Türk insanının milli ve manevi değerlerinden soyutlayarak anlamanın ve tanıtmanın Atatürk’e karşı yapılacak en büyük haksızlık olacağına inanıyoruz. Osmanlı, Türk ve İslâm fobisi için Atatürk şemsiyesini kullanarak milli, manevi ve tarihi değerlerimizi yok farz etmek ve bunları tehlike saymak Atatürk’ün fikirlerinde ve davranışında yer almadığı için Atatürk’e gönül verenlerde de olmamalıdır. Aksi halde Atatürk’ü bu fobilerle tanıma ve tanıtmaya kalkışmanın Atatürk’ü Atatürk’ten uzaklaştıracağı görüş ve kanaatindeyiz. Bu konferans Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı adına önce 11 Kasım 1996’da Kırıkkale Üniversitesi’nde daha sonra 16 Kasım 1996’da Gaziantep Üniversitesi’nde verilmiştir. - ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 37, Cilt XIII, Mart 1997 Soru Cevap9 ay önce1 Cevap179 Kezmilli mücadele döneminde yapılan fedakarlıklar ile ilgili araştırma sorusunun cevabı nedir? Bu soruya 1 cevap yazıldı. Cevap İçin Alta Doğru İlerleyin. İşte Cevaplar Cevap Merhaba,Milli mücadele zamanında kadınlar da dahil yaşlı çocuk denmeden bu ulusun bağımsızlığı için mücadele verilmiştir, insanlar karda, soğukta, açlıkta savaşmış, kadınlar sırtlarında cephane taşımış, ayaklarında ayakkabı olmadan insanlar cephelere koşmuştur. Bu topraklarda dökülen kanın haddi hesabı yoktur, bu vatan çok zor kazanıldı. Bu cevaba 0 yorum yazıldı. Soru Ara? den fazla soru içinde arama YazBilgilendirme 2022 yılı YKS, AÖF, AUZEF, ATA-AÖF, AÖL, LGS, AÖO, AÖIHL-MAÖL, YDS, TUS, MSÜ, ALES, KPSS, İSG, YKS, DGS, EUS, TYT, AYT, ADES, ADB, Amatör Denizcilik Eğitimi Sınav takvimleri belli Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra ülkemizde başlayan işgaller, ülkenin dört bir yanında büyük endişelere neden olmuştur. Ülkenin içinde bulunduğu bu zor durumu fırsat bilen Rumlar, Karadeniz sahili boyunca düşmanca faaliyetlerini artırmış ve Pontus Rum devleti kurma hayallerini gerçekleştirme yoluna gitmişlerdir. Pontusçuların faaliyet alanı içinde yer alan Erbaa'da yaşayan Müslüman nüfus, bölgede Rumlar tarafından kurulan silâhlı çetelere karşı örgütlenme çalışmalarına hemen başlamıştır. Erbaa halkı bir taraftan bu çetelere karşı mücadele ederken diğer taraftan ulusal kurtuluş çalışmaları içinde yer almıştır. Giriş Tokat ilinin kuzeyinden geçen Kelkit vadisi içerisinde yer alan ve doğuyu batıya bağlayan önemli geçiş yolu üzerinde bulunan Erbaa1 toprakları, Anadolu'da eski çağlardan günümüze kadar önemli yerleşim merkezlerinden biri olmuştur. 15. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı Devleti ile Doğu Anadolu'da kurulan Türk devletleri arasındaki sınır üzerinde bulunmuş, 1473'de Akkoyunlular Devleti ile yapılan Otlukbeli Savaşı'ndan sonra Osmanlı Devleti hakimiyeti altına girmiştir2. Bugünkü Erbaa'nın merkezini oluşturan Erek3, Kelkit çayının sol yakasında bu ırmağa 3 km. uzaklıkta 5-10 haneli "Aşağı Köy" denilen bir mezra halinde kurulmuştur. 1859 yılında nahiye olarak teşkilatlanan Erek, 1872 yılında da Erbaa adıyla Sivas Vilâyeti'nin Amasya Sancağı'na bağlı bir kaza haline getirilmiştir. 1892 yılında Erbaa Kazası Amasya Sancağı'ndan alınarak Tokat Sancağı'na bağlanmış ve günümüze kadar bu şekilde devam etmiştir. Erbaa, gerek Birinci Dünya Savaşı'nda gerekse Kurtuluş Savaşı'nda işgallerden uzak bir bölge olması dolayısıyla işgale uğramamıştır. Bununla birlikte Erbaa ve civar köyleri Rum ve Ermeni nüfusu barındırması nedeniyle azınlıkların zararlı faaliyetlerinin görüldüğü bölgeler arasında yer almıştır. … Erbaa Çevresinde Pontusçu Faaliyetler Millî Mücadele yıllarında Erbaa, Osmanlı Devletine başkaldıran Rum ve Ermeniler başta olmak üzere bazı kötü ve yıkıcı emelleri olan isyancı grupların barınacak yer buldukları bir konuma sahip olmuştur. Doğu Karadeniz kıyılarında bir Pontus Rum devletinin kurulması düşüncesi, Filik-i Eterya'nın kuruluşu ve Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanması yıllarına dayanmaktadır. Doğu Karadeniz Bölgesi Pontus adıyla Megali İdea'nın hedeflerinden biri olarak ortaya konulmuştur38. Birinci Dünya Savaşı'nda hız kazanan Pontusçu faaliyetleri, başta Ruslar olmak üzere Doğu Karadeniz yöresindeki Rumlar'ı desteklemeleri ve silah yardımı yapmaları üzerine artarak devam etmiştir39. Silahlı Pontus çeteleri, İtilaf Devletleri'nin İstanbul'u işgal etmelerinden sonra faaliyetlerini büsbütün artırmış, Samsun, Çarşamba, Terme, Amasya, Merzifon, Vezirköprü, Ladik, Havza, Tokat ve Erbaa civarında Türk köylerini basmışlardır. Rumların Pontusçu faaliyetler etrafında toplanması ve yetiştirilmesinde Merzifon Amerikan Koleji'nin payı büyük olmuştur. Merzifon Amerikan Koleji bünyesinde gizli olarak Rumlar tarafından "Rum İrfanperver Cemiyeti" ve "Orpheus" adlı bir musiki cemiyeti kurulmuş, daha sonra bunlar 1904 yılında "Pontus Cemiyeti" adı altında birleşmişlerdir. Cemiyet "Pontus" adı ile bir gazete çıkarmıştır40. Ayrıca İstanbul’da kurulan "Pontus Cemiyeti ve Teşkilatı" Yunan emellerine hizmet eden Fener Patrikanesi ile birlikte hareket etmiş, Fener Patrikanesi'nin Trabzon, Amasya, Samsun, Kayseri metropolitleri, bu cemiyete üye olarak Pontus bölgesinde ihtilal hareketlerinin genişleyip gelişmesine ve Pontusçu çetelerin kurulmasına yardımcı olmuşlardır41. Kiliselerin Yunan propagandası yapması, Yunanistan'dan gönderilen ajanların Rumları kışkırtması ve kurulan silahlı çeteler, giderek Rum gücünü artırmıştır. Erbaa'da bulunan Rum ve Ermeniler'in nüfusu azınlık durumundadır. Birinci Dünya Savaşı başladığında 27 bin olan Erbaa nüfusunun 3 bin kadarı Rum ve Ermeniler'den oluşmaktaydı42. Ancak bunun yanında Erbaa'nın Sarıtarla, Çediğen, Endikpınar, Gölönü, Kırkharman, İşkili, Kozlucan, Ilıca, Kızöldüren, Herizdağı, Kalaycılar, Karapınar, Sarıgöl, İncesu, Gökçeşme ve Halilekinciği köylerinde yaşayan insanların tamamı Rum ve Ermeni azınlıklarından oluşmuştur43. Pontus sorununa kadar Osmanlı Devleti'nin diğer yerlerinde yaşayan azınlıklarında olduğu gibi Erbaa'da da ticari faaliyetler bu azınlıkların elinde idi. Erbaa'da bulunan işyerleri ve dükkanların büyük çoğunluğu, Tüfekcioğlu, Abıcıohanoğlu, Mandikyan, Asador Efendi, Analon Efendi, Anastas Efendi, Zadıroğlu, Darıcıoğulları, Süzmeziyan Efendi, İstefehan Usta, Ohannes Usta, Karabet Usta gibi Rum ve Ermeni vatandaşlar tarafından işletilmiştir44. Buradan anlaşılacağı gibi azınlık durumunda bulunan Rum ve Ermeniler Osmanlı Devleti'nin her tarafında olduğu gibi Erbaa'da da rahat ve huzur içerisinde yaşamışlar, ayaklanmalarına sebep olabilecek hiçbir olayla karşı karşıya kalmamışlardır. Öyle ki burada yaşayan Rum ve Ermeniler 21 Ekim 1919'da Dahiliye Nezareti'ne gönderdikleri bir yazıda Hristiyanlar'ın hayatlarının tehlikede olduğuna dair İstanbul'da çıkarılmış olan söylenti ve dedikoduları esefle karşıladıklarını ve müslümanlarla kardeşçe bir hayat sürdürdüklerini açıklamışlardır45. Ancak Osmanlı Devleti'nin otoritesini kaybettiği ve Anadolu'nun işgale uğradığı bir dönemde İtilaf Devletlerinin de desteğiyle bir devlet kurma hayaline kapılmışlardır. Pontus Devleti'ni46 gerçekleştirmek için uygun fırsat bekleyen Rumlar, bu fırsata Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması ile ulaşmışlardır. Mondros Ateşkes Antlaşması'nın uygulamaya başlaması üzerine birçok yerde olduğu gibi Pontus bölgesi47 içerisinde yer alan Erbaa'da Pontusçu Rum çeteleri kurulmuştur. Erbaa ve çevresinde Pontus faaliyetlerinin başlamasıyla birlikte Erbaa halkı gerekli tedbirleri almakta gecikmemiş, bu faaliyetler karşısında yetkili makamlarla haberleşme ve alınacak tedbirlerde yetkili olmak üzere 22 Şubat 1919'da Erbaa adına eşraftan Hazım Efendi, Hacızâde Mustafa Bey, Avni Bey ve Rasim Beyler seçilmişlerdir48. Mustafa Kemal Paşa Samsun'a çıktıktan sonra Harbiye Nezareti'ne gönderdiği raporlarda, Niksar ve Erbaa yörelerinde kuvvetli 5 Rum çetesi bulunduğunu ancak bu çetelerin hareketsiz bir şekilde olduğunu ifade etmiştir49. 26 Mayıs 1919'da Tokat Mutasarrıflığından yörenin asayişine dair aldığı bilgiyi 3. Kolordu Komutanlığı'na bir şifre yazı ile göndermiştir. Buna göre; Erbaa Kazası'nda genel af üzerine serbest kalan ve eşkıyalık yapan 200 kişilik Hacıbey köylü Lenger Haçor, 150 kişilik Kozlucaalan köyünden İstepil, 100 kişilik Kırkharman köyünden Anastas, 60 kişilik Karamuklu Çakır ve 180 kişilik İkinigarlı diğer Anastas çeteleri Samsun ve Amasya yörelerindeki çetelerle ilişki içerisindedirler. Ayrıca Lenger çetesi bomba ile donanmış bulunmakta ve bu çetelerin ellerinde Osmanlı, Rus silahları bulunmaktadır50. Bu çetelerin dışında Erbaa civar köylerinde faaliyet gösteren, müslüman halka karşı tedhiş hareketleri, öldürme, soygun, gasp, yıldırma gibi insanlık dışı olaylar ortaya koyan Rum çeteleri de kurulmuştur. Erbaa Kaymakamı Halil Rifat Beyin verdiği resmi raporda bu yörede kurulan çeteler; Erbaa Kazası'nda oturan Tokatlı saatçi Yuvanıkı, Andon oğlu Sifron, Kataralı Kel Anastas, Kırkharman Köyü'nden Anastas, Sarının oğlu Yani, Kanbur, Yorgi, Kalaycı Yasef, Gariboğlu Vasil, Keşişoğlu Panayot, Vasiloğlu Mariko, Karayani, Hacı Abus'un Oğlu ve çete reisi Koca Anastas, Endikpınarı Köyü'nden Anastasoğullarından Karayani, Hacı Pavli oğullarından Anastasoğlu Dimit, Papasoğullarından Deli Andon'un oğlu Antemiyos, Kiraki Damadı Mihail, Lefterin eniştesi Çerdiğenli Çakır, Büyük Papasın torunu Koca Anastas ve çete reisi Koca Anastas, Hacı Vasil Köyünden Haci Beraşki oğlu İlya, Kostantin oğlu Anastas, Arap oğlu Yani, Dimit oğlu Nikola, Macıkoğullarından Yorgi oğlu Nikola, Bülbüloğlu Yorgi, Gülecinoğlu Kostantin, Çırakoğullarından İstavri oğlu Mihail, Pamuk oğlu Lazari, Panayot oğlu İlya, Paylak Dimit, Canik oğlu Anastas, Tekke Köyü'nden Cab Bacak, Kürtler Tekkesi Köyü'nden Söylemez oğlu Tanas, İşkili Köyü'nden Kocamanoğlu Hambi, Yunan Yani, Gölönü Köyü'nden Yanko, Neofilos, Pavli, Kel Yani, Naçar Anastas ve babası, Biliçoğlu Hilos, Çavuşoğlu Yani, Küçük Yani, Cibril Köyü'nden Hacı Borisoğullarından Kostantin, Anastas oğlu Lazari, Kara Pavli, Efrim, Hacı Pulosoğullarından Sava oğlu Kostantin, Fadara Köyü'nden Haydut Çakır, Abaza oğlu Dimit, Abaza oğlu Sava, Abaza oğlu Pavli, Hristo oğlu Kostantin, Abaza oğlu Dimpos, Abaza oğlu Papas Neodipos, Abaza oğlu Kireki, Hacı Sava oğlu Anastas, Kemençeci oğlu Anastas, papas Yanidiyos, Beraş oğlu Bortol Hambi, Mihail oğlu Arslan, Tanas'ın Estel, Papas'ın Tilki Arslan, Yenidere Köyü'nden Tanas oğlu Esdil, Kozlucalan Köyü'nden Kireki oğlu Lazari ve Pavli, Serniç Köyü'nden Tavukçunun İsdil, İris Haci, Hacı Alaksenoğlu Kirkor, Baltabıyık Mihail, Kızöldüren Köyü'nden Manas, Tanas, Koca Abus, Boğalda oğlu Yorgi, Gökçukur Köyünden Torna oğlu Çakır, Herizdağı Köyü'nden İstavros oğlu Yasef, Yorgi, Kalaycıoğlu Sava, Karapınar Köyünden Beraş oğlu Pandili, Lazari oğlu Panayot, Yani oğlu Panayot, Yani oğlu Papa Dimit, Papa Nikola olmak üzere sayıları 91’i bulan çete reisleri tesbit edilerek resmi makamlara bildirilmiştir51. Bu çeteler gasp, eşkıyalık, jandarma ve asker öldürme gibi Erbaa'da müslüman halk üzerinde baskı kurmak, asayişi bozmak suretiyle Pontus emellerine zemin oluşturmaya çalışmışlardır52. Yine Merzifon Koleji Müdürü M. White, Pontus emellerine ulaşmak için Anadolu'daki alevi vatandaşları kışkırtmaya çalışmıştır. Ona göre aleviler serbest bırakıldıkları takdirde Hıristiyanlara katılabilirlerdi53. Aralık 1919 sonlarıyla Ocak 1920 başlarında Tokat ve Erbaa bölgelerinde yaşayan alevi vatandaşlardan bazılarının özel amaçlı kişi ve kuruluşların kışkırtmasıyla, Rum soyguncularıyla işbirliği yaptıkları onlara maddi, manevi yardımlarda bulunduklarının öğrenilmesi üzerine Mustafa Kemal Paşa, 2 Ocak 1920'de Mucur Askerlik Şubesi Başkanlığı'na durumu bildirmiş, Bektaşi Çelebisi Cemal ettin Efendi’nin ve Baba Efendi'nin gerekli uyarma ve müdahalelerde bulunmalarının sağlanmasını istemiştir54. Mucur Askerlik Şubesi Başkanı Sadık, ilgili kişilerle temasa geçerek Hacıbektaş Veli Çelebisi Cemalettin Efendi'nin duruma, el koymasını ve Rum çeteleri ile işbirliği yaparak milli birliğimizi bozacak hareket içerisinde olan bu kişileri uyaran bir genelge yayınlamasını sağlamıştır55. Erbaa Rumları, Erbaa çevresinde yaptıkları Pontusçu faaliyetlerinin başarıya ulaşması için, Rum Cemiyetleri'nden56 ve Samsun Rum Metropolithanesi'nden yardım almışlardır. Samsun Rum Metropolithanesi'nden Erbaa'nın başkaryeleri için Eleftiryadis'e 25 Temmuz 1919'da 25 bin kuruş, Erbaa Heyeti'ne 6 Temmuz 1920'de 100 bin kuruş yardım yapılmıştır57. Bunun dışında İstanbul Rum Göçmenleri Merkez Heyeti'de Erbaa'daki Rumlara parasal yardımda bulunmak amacıyla 50 Osmanlı lirası göndermiştir58. Yine İstanbul Pontus Genel Merkezi Osmanlı Bankası vasıtasıyla 1919 ve 1920 yıllarında Erbaa Heyeti'ne 50 Osmanlı lirası bu yardımlar Erbaa Rumları'nın güçlenmesini sağlamış, faaliyetlerinin artarak devam etmesini sağlamıştır. Erbaa kazası Rum çetelerinin en çok faaliyette bulundukları, mezalimlerini yaptıkları yerlerden biri olmuştur. Şıhlı köyünü baştan başa yakan Rum'lar 80 kişiyi öldürmüşler ve 1300 büyük ve küçükbaş hayvanı gasp etmişlerdir. Değişik köylerde Şıhlı köyünde olduğu gibi yağma ve katliam yapmışlardır. Erbaa'da işlenen cinayetlerde toplam 275 müslüman öldürülmüş, 20 kişi ağır şekilde yaralanmış, 30 kadar gelin ve kızın dağlara kaldırılarak iffetleri ayaklar altına alınmış, değişik köylerden 400 kadar hayvan gasp edilmiş ve yakılan 6 köyde toplam 697 ev yakılmıştır60. Şüphesiz Rum ve Ermeni çetelerinin yaptıkları mezalim bu rakamlarla sınırlı değildir. O günlere şahit olan Erbaa halkının sonraki nesillere aktardıkları olaylar çok daha vahimdir. Pontusçu Rumlar'ın Karadeniz bölgesindeki olayları, Batı Anadolu'da Yunan işgali ile uğraşan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni sınırlı imkanlarıyla gerekli tedbirler almaya sevketmiştir. Meclis 1920 yılı sonunda 3. Kolordu bölgesindeki bütün kuvvetleri toplayacak bir idare kurmayı kararlaştırmıştır. 9 Aralık 1920'de, 407 sayılı kararname ile, 3. Ordu lağvedilerek komutanlığına Nurettin Paşa'nın getirildiği Merkez Ordusu kurulmuştur61. Merkez Ordusu'nun sorumluluk bölgesi Sivas Vilayeti ile Canik, Sinop, Amasya, Tokat, Çorum, Yozgat olarak belirlenmiş ve bu ordunun Tokat'ta 5. Kafkas Tümeni'ne bağlı 9. Alay'ın 3. taburu Erbaa'da konuşlandırılmıştır62. Merkez Ordusu 1921 yılı başından itibaren Rum çetelerini ortadan kaldırmak için çalışmalara başlamıştır. Pontusçular'a karşı ilk tedbir olarak ellerindeki silahları toplama girişiminde bulunulmuştur. Nitekim Erbaa Pontusçuları'nın merkezi durumunda olan ve silahlarını teslim etmek istemeyen Rumların Serpin köyünde toplanması üzerine, buraya giden müfreze ile çatışmalar çıkmıştır. Çıkan çatışmalarda müfreze komutanı mülazım yüzbaşı ile Jandarma çavuşu yaralanmıştır. Buraya yeni müfrezelerin takviye yapılması ile asiler yakalanmıştır63. Batı Cephesi’nde Birinci ve İkinci İnönü Savaşları bir takım yeni kıta kuruluşlarını ve intikallerini gerektirmiştir. Dolayısıyla Merkez Ordusu'nda da düzenlemeler yapılmıştır. 12 Haziran 1921'de yapılan düzenlemeye göre 27. Süvari Tugayı'na bağlı 6. ve 53. Süvari Alayları Erbaa'da bulunacaktır64. Buna rağmen Rum saldırılarını önlemek bir süre daha mümkün olmamıştır. Rum saldırılarını ve alınan tedbirleri 11 Ağustos 1921 tarihinde meclis görüşmelerinde dile getiren Tokat Milletvekili Mustafa Vasfi Süsoy Bey65, Erbaa'da Rumların İslam köylerini yakıp yıktıklarını, bu arada kendi köylerini de yakarak İtilaf Devletlerine "Türkler köylerimizi yakıyor" diye şikayette bulunduklarını bildirmiştir. Ayrıca saldırıları önlemede Nurettin Paşa'nın aciz kaldığını belirterek istifasını istemiştir66. Merkez Ordusu Komutanlığı, birliklerin yerleştirildikleri yerlerin uzağında kalan ve önemli kaza merkezlerinde emniyet ve asayişi sağlamada kullanılmak üzere, bulunduğu yerin önemine göre, yüzden ikiyüze kadar mevcutlu Emniyet Teşkilatı kurulmasını istemiştir. Bu teşkilat bir çok yerde oluşturulamazken Erbaa'da başarılı bir şekilde kurulmuştur. Tokat Mutasarrıfı 21 Ağustos 1921 tarihli bir yazısında 250 kişiden oluşan Erbaa Emniyet Teşkilâtı'nda 324 kadar çeşitli cinste tüfek bulunduğunu bildirmiştir67. Pontusçu Rumlar'a karşı kapsamlı bir harekata girişmeyi planlayan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, bu askeri harekata kıyıdan başlanacağını açıklamıştır. Aynı zamanda Pontusçular'ın insanlık dışı faaliyetlerine tepki duyan bir Rum tarafından, Erbaa'nın Serniç köyünden Yüreka çetesinin Çarşamba kıyılarına ineceği ve orada çapulculuk yapacağı Samsun Merkez Komutanı Yüzbaşı Saim Kâzım'a ihbarı üzerine, derhal harekete geçilerek Erkan-ı Harp Kaymakamı Zühtü Beyin kumanda ettiği alaylar tarafından deniz istikametinde sürülmüş, Çarşamba yakınlarına getirilmiştir. Bu takip hareketi görevi, 1921 yılının Eylül ayı başında Bahriye Müfrezesi'ne verilmiş ve bu müfrezenin takibi sonunda Çarşamba'da çıkan çatışmalarda yüzlerce eşkıya ölmüş ve 14 papazla 50 kadar şaki yakalanmıştır68. Aynı yıl Merkez Ordusu'na bağlı birliklerin Rum çetelerine karşı yürüttükleri mücadeleler sonucu ele geçirilen eşkıyalar İstiklal Mahkemesi’nde yargılanarak hak ettikleri cezaları vermiştir69. Pontus sorunu ile ilgili olarak mecliste Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey, Tokat milletvekili Rıfat ve Hamdi Beyler İçişleri Bakanı Ali Fethi Bey'den açıklama istemişlerdir. 10 Haziran 1922 tarihinde konu ile ilgili yapılan gizli oturumda söz alan Rıfat Bey, Ruslar tarafından silâhlandırılan Rumların, müslümanların can ve mal güvenliğini tehdit ettiğini ve Rum çeteleriyle müslümanlar arasında silâhlı çatışmaların yaşandığını açıklamıştır. Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra Rumlara karşı Osmanlı Hükûmeti'nin ihmalkar siyaset takip ettiğini, bundan cesaret alan Rumların katliamlarını artırdığını, kazığa vurmak, ağaca bacağından asmak, yakmak şeklinde çeşitli işkencelerle insanları öldürdüklerini, bu olayların görüldüğü bölgelere jandarmanın giremediğini, ölen insanların toprak üzerinde çürüdüklerini ifade etmiştir70. Merkez Ordusu'nun Pontusçular üzerine harekatı 6 Şubat 1923 tarihine kadar sürmüştür. Pontus sorununun büyük ölçüde çözümü, Karadeniz'de yaşayan Rumlar'ın ülkenin başka yerlerine yerleştirmekle mümkün olmuştur. Rumların geri kalan kısmı ise 24 Temmuz 1923 'de imzalanan Lozan Barış Antlaşması gereği Yunanistan'a göç etmiştir71. Mustafa Kemal 1 Mart 1923'te yaptığı Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açış konuşmasında Pontus sorununa değinerek, Karadeniz sahili ile Amasya ve Tokat Sancakları içerisinde Pontus adlı kuruluşların dağıtıldığını belirtmiştir72. Böylece Karadeniz'de meydana gelen Pontus sorununun çözümüyle birlikte, bu olayların etkili bir şekilde yaşandığı Erbaa'da da Pontus sorunu sona halkı yaşanan bu insanlık dışı olayları uzun süre üzerinden atamamıştır. Olayların izlerini silmek için Erbaa'yı terkeden Rum ve Ermeniler'den geriye kalan emvâl-i metruk binaları muhacirlerin iskanına açmak73 ve kiraya vermek74 suretiyle değerlendirme yoluna gitmiştir. … Sonuç Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan sonra Anadolu'nun değişik yerleri İtilâf Devletleri tarafından işgal edilmiştir. Orta Karadeniz'de bulunan Erbaa, işgallerden uzak bir yerde bulunmasına rağmen Millî Mücadele'ye gerekli desteği veren ve işgal bölgeleri ile irtibatta olan bir merkez olmuştur. Şüphesiz bu durum ateşkes antlaşmasından sonra azınlıkların ayrılıkçı faaliyetlerini artırmaları ve bulundukları yerlerde müslüman halka karşı yaptıkları insanlık dışı olaylarla da ilgilidir. Erbaalılar bir taraftan işgallere uğramış bölgelere destek vermek, yardımlarda bulunmak amacıyla Erbaa Redd-i İlhak Cemiyeti ve Erbaa Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurulmuş, diğer taraftan da Pontusçu Rumların ve ayrılıkçı Ermenilerin Erbaa Çevresindeki faaliyetleri karşısında gerekli önlemleri almaya çalışmıştır. Rum ve Ermeni çetelerine karşı ordu ile elele veren Erbaa halkı 1923 yılına kadar süren mücadeleler sonucunda bu azınlıkların faaliyetlerine son vermiştir. /Doç. Dr. Abdullah İlgazi* /Salih CENİK Kaynakça * Dumlupınar Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi. 1 Sonusa, Taşabat, Karayaka ve Erek olmak üzere bu dört yerleşim yerlerinden oluşan yönetim birimine Nevâhi-i Erbaa denilmiştir. Bkz., Şehri Temiz- Şükrü Peynirci, "Erbaa"Tarih, Coğrafya, Ekonomi, Kültür, Erbaa 1996, s. 24. 2"Erbaa" mad.,c. XV, Türkler, Ankara 1968, s. 257. … 38. Yusuf Sarınay- Hamit Pehlivanlı- Abdullah Saydam, Pontus Meselesi ve Yunanistan'ın Politikası Makaleler, Ankara 1999, 41. M. Süreyya Şahin, Fener Patrikanesi ve Türkiye, İstanbul 1996, 42 Temiz-Peynirci, s. 66. 43 Oral- Sümer, s. 76. 44 Temiz-Peynirci, s. 66. 45 Erbaa'dan Dahiliye Nezareti'ne giden yazı şu şekildedir " Mal, namus ve hayatımızın emniyet altında bulunmadığından ve Kuvâ-yı Milliye'ye imdat etmediğimiz takdirde bu havaliyi terke mecbur edildiğimize dair İstanbul'da işâa olunan havadislere karşı teessüf ve nefret izhar eyleriz. Hükümet şefkat ve rikkati, cins ve mezhep farkı olmaksızın hepimiz üzerine siyyanen hâkim ve İslâm un surunun vakar ve ciddiyeti ma'lûm olduğundan dolayı bu gibi söylentilerden dolayı kardeş gibi geçinmekte olduğumuz müslüman vatandaşlarımız karşısında bir hicap hissi duymakta olduğumuzu arz ve keyfiyetin matbuat vasıtasıyla Hânını rica eyleriz." Erbaa Rum ve Ermeni Mu'teberânı adına Ermeni Cemâ'ati Reisi Ohanesyan, Süzmeciyan, Kocabıyıkyan, Rum Cem'iyyeti Ruhanîsi namına Nikolayidis, Dimitri Antonyadis, Yuvaniki Lefteryadis, Andon Lefter. Bkz. İkdam Gazetesi, 22 Teşrin-i Evvel 13351919, Numara 8152; Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivleri Daire Başkanlığı; Osmanlı Belgelerinde Ermeniler 1915-1920, Ankara 1994, 46Tarihte bağımsız bir Pontus krallığı MÖ. 28l'de İran kökenli Mitradates tarafından kurulmuştur. Bu krallığa yine Romalılar son vermiş, Roma Devleti'nin ikiye ayrılması ile birlikte Pontus bölgesi Doğu Roma Bizans İmparatorluğu toprakları içerisinde kalmıştır. Pontus Krallığı hiçbir zaman bağımsız bir konuma ulaşamamış, Selçuklulara ve Moğollara vergi vererek varlığını devam ettirmeye çalışmıştır. Pontus Krallığı'na 1461'de Fatih Sultan Mehmet tarafından son verilmiş ve böylece Pontus bölgesi Osmanlı sınırlarına katılmıştır. Bkz., Nuri Yazıcı, Millî Mücadele'de Canik Sancağı'nda Pontusçu Faaliyetler 1918- 1922, Ankara 1988, s. 16; Türk İstiklal Harbi İç Ayaklanmalar, Ankara 1964, s. 137. 47 Rumların kurmak istedikleri Pontus devleti sınırları, Samsun, Trabzon sahiliyle, hinterlandının da içerisinde bulunduğu bölge olmak üzere Yeşilırmak, Kızılırmak ve Kelkit havzasını kapsamaktaydı. Bkz., Yazıcı, s. 15. 48 Ahmet Önder Özel Arşivi, 22 Şubat 1919 Tarihli Belge. 49 Onar, Ayrıca geniş bilgi için bkz., Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Atatürk İle İlgili Arşiv Belgeleri 1911-1921 Tarihleri Arasına Ait 106 Belge, Ankara 1982, 50 Atatürk'ün Samsun'a Çıkışı ve Kurtuluş Savaşı'nın Başlatılmasına Dair Belgeler, Ankara 1999, Belge No 33, 51 Pontus Meselesi, Yay. Ha.. Yılmaz Kurt, Ankara 1995, s. 338-341. 52 Erbaa'da kurulan Pontusçu çetelerin faaliyetleri için bkz.. Kurt, s. 330-337. 53 53Tansel, 54 Cihat Akçakayalıoğlu, Atatürk Komutan, İnkılapçı ve Devlet Adamı Yönleriyle, Ankara 1988, 55 Akçakayalıoğlu, aynı eser, 56 Yunan Megalo İdeası'nın bir parçası olan Pontusçuluğu canlandırmak için kurulan bu cemiyetlerin önemlileri , Rum Göçmenler, Küçük Asya, Rum Matbuat Cemiyetleri' Kurt, s. 140. 57 Kurt, s. 133. 58 Kurt, s. 137. 59 Kurt, s. 139. 60 Kurt, 61 Nutuk, Mustafa Balcıoğlu, " Milli Mücadele Sırasında Merkezi Anadolu'da Asayişi Sağlamak İçin Oluşturulan Milis Kuruluşları", TİTE Atatürk Yolu Dergisi, c. II, Kasım 1990, 62 Türk İstiklal Harbi İç Ayaklanmalar, s. 145. 63 Kurt, s. 387vd. 64 Türk İstiklal Harbi İç Ayaklanmalar, s. 148-149. 65 I876'da Tokat'ta doğan Mustafa Vasfi Bey, 1893"de orduya katılmış ve askerlik hizmetinden sonra kendi isteği ile orduda kalmıştır. Çeşitli yerlerde görevde bulunan Mustafa Vasfı Bey, I. Dünya Savaşı'nda Mustafa Kemal Paşa'nın 7. Ordu Komutanlığı'ndan itibaren bütün görevlerinde emrinde Karargah Komutanı olarak görev yapmıştır. 19 Mayıs 1919da Mustafa Kemal Paşa'nın mahiyetinde Samsun'a çıkmış ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin ilk dönem için yapılan seçimlerde Tokat milletvekili seçilmiştir. Meclis'in II., III. ve IV. dönemlerinde de Tokat milletvekilliği yapan Mustafa Vasfi Bey 10 Ekim 1934'de vefat etmiştir. Bkz., Coker, 66 TBMM Gizli Celse Zabıtları, c. II Ankara 1983, Leyla Kaplan, "Millî Mücadele Döneminde Tokat", Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Temmuz 1996, s. 586. 67 Balcıoğlu, s. 274. 68 Yakın Tarihimiz, " İstiklal Savaşında Denizciler. Pontusçuların Sürülmesi", c. 4, S. 43. 20 Aralık 1962. s. 124. 69 20 Ekim 1921 tarihinde Hakimiyet-i Milliye Gazetesinde yayınlanan haberde Tokat İstiklâl Mahkemesi tarafından şakilere verilen cezalar şu şekildedir; " Erbaa'dan Yorgi oğlu Panayut, Todoroğlu Çakır, Dimorta Lazları, Dimonos ve Somunoğlu Lazar, Nebi oğlu Alexsan'ın katl ve ihrâk ve derdeste jandarmaları katl-i haramlarından dolayı Tokat'ta saliben, Yani oğlu Hriston'un heyet-i fasidiye'ye dahil olarak şekavet ettiğinden Kürt Ali oğullarından Ali oğlu Kör Sadık bilcümle hıyanet-i vataniyede bulunduğundan Tokat'ta saliben idamına karar verilmiş ve bil-cümle kararlar ayın 15'inde infaz edilmiştir". Hakimiyet-i Milliye, 20 Teşrinievvel 13371921, Numara 228. 70 TBMM, Gizli Celse Zabıtları, c. III, 71 Yusuf Sannay- Hamit Pehlivanlı- Abdullah Saydam, Pontus Meselesi ve Yunanistan'ın Politikası Makaleler, Ankara 1999, s. 108. 72 Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni Açış Konuşmaları, Ankara 1987, 73 Cumhuriyet Arşivi, 272. 11, Yer No 74 Cumhuriyet Arşivi, 272. 11, Yer No - * Dumlupınar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi - - ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 57, Cilt XIX, Kasım 2003 Kategoriler Dergi, Alt Kategoriler Temmuz, Her alanda değer üreten Türk kadını savaşlarda da kahramanca mücadele etmiştir. Bu mücadele sürecinde bizzat savaşlara katılmanın yanında, cephe gerisinde hastanelerde hasta bakıcı ve hemşire olarak, fabrika ve atölyelerde mermi ve cephane üreterek, askerlerin dikim ve yiyecek ihtiyaçlarını karşılayarak önemli görevler ifa etmişlerdir. Bunun yanında, kadınlarımız pek çok cemiyet kurup ordumuza çeşitli yardımlarla katkıda da bulunmuşlardır. Türk kadınlarının düşmana karşı savaştığı ve efsaneleştiği dönemlerden bir tanesi, Milli Mücadele Dönemi’dir. Bu dönemde savaşlarda kahramanlık gösteren kadınlarla ilgili olarak farklı kaynaklarda sayısal ve nitelik olarak sınırlı bilgiler yer almaktadır. Bu çalışmada, Milli Mücadele Dönemi’nde farklı cephelerde savaşmış kadınlar ve bunların bu savaşlardaki rolleriyle ilgili olarak detaylı bilgi verilecektir. Tarihi tarih yapan yaşananlar olduğu gibi, bunu yaşayan ve yaşatanların sadece erkekler olmadığı açıktır. 1918-1923 yılları arasında yaşanan Türk Bağımsızlık Savaşı’’ olarak da tanımlayabileceğimiz Milli Mücadele Dönemi, Türk tarihinde bir dönüm noktasıdır Küçük, 2005. Bu tarih aralığı, geçen yüzyılın başındaki bağımsızlık mücadelemizi askeri, hukuki ve siyasi açılardan kapsamaktadır. Bu süreçte Türk Milleti, istiklâlini kurtarmak için azim ve kararıyla kendini ortaya koymuş, “Ya istiklal ya ölüm!” düsturuyla tüm vatanı kadın-erkek birlikte savunmuştur. Mili Mücadele’nin ne olduğunu anlayabilmek için Milli Mücadele’de kadınların yerinin bilinmesi gerekir. Bu çalışmada ilgili literatüre dayalı olarak Milli Mücadele’de cepheler esas alınarak bağımsızlık mücadelesine destek veren kadınlarımız hakkında bilgi verilecektir. Batı Cephesinde Savaşan Kadınlar Batı Cephesi muharebeleri, Yunanlıların 15 Mayıs 1919’da İzmir’i işgali ve 9 Eylül 1922’de İzmir’in Yunanlıların elinden geri alınışına kadar geçen sürede cereyan etmiştir. Bu süreçte, Yunanlılarla I. ve II. İnönü, Kütahya-Eskişehir, Sakarya ve Büyük Taarruz Muharebeleri gerçekleştirilmiştir Akçora, 1987. 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir’in kurtuluşu ile son bulan muharebelerde kadınlarımız önemli yararlılıklar göstermiştir. Bu kadınlarımızdan önde gelenleri aşağıdaki gibidir Halide Edip Adıvar 1882-1964 Yakın dönem Türk tarihinin önemli kadın simalarından olan Halide Edip İstanbul doğumludur. Edebiyatımızda önemli bir roman yazarı olan Halide Edip; siyaset, akademisyenlik ve öğretmenlikle de uğraşmıştır. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgalinden hemen sonra düzenlenen Fatih, Üsküdar ve Sultanahmet Mitinglerine konuşmacı olarak katılmıştır. Etkili hitabetiyle özellikle de Sultanahmet Mitingi’nde kitlelerin milli duygularını etkilemiştir. Halide Hanım, bu yıllarda Anadolu’ya gizlice silâh kaçırma işinde de görev almış ve 1920’de kocasıyla birlikte Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele’ye fiilen katılmıştır. Özellikle Batı Cephesi’nde dolaşarak, Kızılay hastanelerinde görev almıştır Enginün, 1988. Muharebelerde gösterdiği başarı neticesinde “Onbaşı Halide” olarak ün salmıştır. İngilizler İstanbul’u 16 Mart 1920’de işgal edince Milli Mücadeleye katılmak için eşiyle birlikte Mustafa Kemal’in yanına gitmiş ve İstanbul Hükümeti’nce Milli Mücadele’yi destekleyen kadınlar arasında idama mahkûm edilen ilk kadın olmuştur Altındal, 1994 ve Halide Edip, 2014’ten aktaran Demircioğlu, 2018. Sakarya Savaşı sırasında onbaşı, daha sonra üst çavuş olmuştur Tong Yabgu, aktaran Demircioğlu, 2018. Savaş süresince cephe karargâhında görev alan Halide Hanım, Dumlupınar Meydan Muharebesi’nden sonra Ordu ile birlikte İzmir’e gitmiş ve bu yürüyüş sırasında rütbesi başçavuşluğa yükseltilmiştir Enginün, 1988. Cephede uzun süre savaşan Halide Edip, ayrıca İstiklal Madalyası sahibidir Doğan, 2019. Halide Edip bir kadın olarak Türk toplumunun gönlünde o kadar yer etmiştir ki, 1919 yılında yapılan milletvekilliği seçimlerinde kadınların daha ne seçme ne seçilme haklarının bulunmadığı bu dönemde kendisine üç ayrı şehirden oy çıkmıştır Enginün, Cumhur ve Özdemir, 1983’ten aktaran Sarıçoban, 2017 1340. Nakiye Elgün 1882-1954 İstanbul doğumlu olan Nakiye Elgün, eğitim tarihimizin önemli kadın simalarından olup Muallimler Cemiyeti’nin başkanlığını yapmıştır. Nakiye Hanım’ın, Feyziye Okulu’nun müdürlüğünü yaparken, milli mücadeleye destek veren Ankara’da bazı siyasilerin İstanbul’daki ailelerine para gönderilmesinde aracılık ettiği bilinmektedir. Ayrıca müdürlüğünü yaptığı okulun depolarında Bartın üzerinden Anadolu’ya sevk edilen savaş malzemelerini sakladığı bilinmektedir Elöve, 1991 ve Sandalcı, 2005’ten aktaran Özyürek, 2014. Nakiye Hanım, savaşta kimsesiz ve yardımsız kalan aileleri ko­rumak için “Şehit Ailelerine Yardım Cemiyeti” adıyla bir cemiyet de kurmuş Kurnaz, 1991 ve şehit ailelerine yardımların ulaşmasına katkı sağlamıştır. Kara Fatma Fatma Seher Erden 1888- 1955 Kara Fatma Erzurumlu olup, Mondros Mütarekesi’nden sonra eşleri Ermeniler tarafından şehit edilen kadınları etrafı­na toplamış ve Ermenilerle çarpışmıştır. Kızı Fatma, oğlu Seyfeddin ve iki kardeşinin de yer aldığı çetesiyle Bursa ve İzmit’in işgalden kurtulması için çarpışmıştır. İzmit işgal edilince oğlu ve kardeşi ile bölgeye giderek örgütlenmiş ve çete kurmuştur. Çetesiyle Yunan işgalcilerine karşı uzun süre mücadele etmiştir. Milli Mücadele’de Adana, Dinar, Nazilli, Sarayköy, Afyonkarahisar ve Tire’de asker olarak savaşmıştır Doğan, 2019. İzmit’te karargâh kumandanlığı yapmıştır Tevhîd-i Efkâr, 1922’den aktaran Uyanıker, 2007. Muharebelerde gösterdiği başarıdan dolayı Kara Fatma ismini ona Mustafa Kemal vermiştir Özcüler, 2002. 1919’da Mustafa Kemal’in karşısına geçerek “Kadınsam Türk de değil miyim? Bana görev verin” demiş ve Milis Müfreze komutanı olarak Batı Cephesi’nde görevlendirilmiştir Köksal, 2010’dan aktaran Demircioğlu, 2018. Rum ve Ermenilere karşı büyük zaferler kazanmış; Sakarya ve Başkomutanlık Muharebeleri’ne katılmıştır. Çetesinde 43 kadın ve 700 erkek olduğunu ve bu kadın­lardan 28’inin şehit düştüğünü kendisi belirtmiştir. Mustafa Kemal tarafından kendisine “teğmen” rütbesi verilmiş ve o üsteğmenliğe kadar yükselmiştir. Kendisine bağlanan maaşı Kızılay’a bağışlamış, 1954 yılında ise Türkiye Büyük Millet Meclisi kendisine tekrar maaş bağlamıştır Tansel, 1991. Çete Emir Ayşe 1894-1967 Emir Ayşe Aydın, İmamköylü olup eşi Çanakkale’de şehit olmuştur. 1919’da Yunanlıların Aydın’ı işgal ederek İmamköy’ü de ele geçirdikleri sırada çocuklarını komşusuna emanet ederek silahlanmıştır. Eşinden kalan elmas küpelerini bir diğer iddiaya göre de düğünde takılan altınını bozdurmuş, cephane ve silah Martini almış, dağa çıkarak Yörük Ali Efe’ye katılmıştır. Aydın’ın düşman işgalinden kurtuluşuna 7 Eylül 1922 kadar Yunanlılarla savaşmıştır. Daha sonra Umurlu’daki Sancaktar Ali Efe Grubu’na katılan Ayşe Kadın, aynı gruptaki Çiftlikli Kübra ve Ayşe Çavuş ile birlikte ilk olarak Kepez sırtlarında düşmanla savaşmış sonrasında Aydın Cephesi’nde görev almıştır. Aydın’ın Yunanlılar tarafından ikinci kez işgal edilmesi üzerine Yörük Ali Efe Grubuna katılarak Köşk Cephesi’ndeki çatışmalarda yer almış ve Milli Mücadele’nin sonuna kadar savaşmıştır. Savaş sonunda Mustafa Kemal Atatürk, kendisini 1933’te İstiklal Madalyası ile ödüllendirmiştir. İlk kez Kuva-yı Milliye tarihinde efe elbisesi giyinen ve “Efe” unvanını alan mücahit bir kadındır. İmamköy Kahve Meydanı’na Çete Ayşe’nin bir büstü dikilmiş ve 2010 yılında bu köyde “Çete Ayşe” isimli bir film de çekilmiştir Karabulut, Biyoğrafya, 2020. Halime Çavuş Kocabıyık 1898/ 20 Şubat 1976 Halime Çavuş, Kastamonu merkez Duruçay Köyü’nden olup, Kurtuluş Savaşı’na erkek kılığında katılmıştır. Bu nedenle herkes onu Halim Çavuş olarak tanımıştır. Ankara’dan Sakarya’ya cephane taşımaya da yardım etmiştir. İnebolu’da Atatürk ile karşılaştığında, soğuk havaya aldırış etmeden dış giysisini cephanelerin üzerine örttüğü görülünce Paşa kendisine “Üşümüyor musun?” sorusu üzerine Atatürk’ü tanımayarak “Bey, 100 bin kişi kurtulacak, ben ölsem ne olacak” cevabını vermiştir Ötüken Ormanının Filizleri, 2016’dan aktaran Demircioğlu, 2018. 9 Haziran 1921’de Yunan savaş gemileri olan Kılkış ve Averof’un İnebulu’yu bombaladıkları zaman şarapnel parçası ile ayağından yaralanmış ve sakat kalmıştır. Savaştan sonra Atatürk kendisini köşke çağırıp 15 gün misafir etmiş ve düzenlenen törenle kendisine İstiklal Madalyası ile birlikte “Çavuş” rütbesi de verilmiştir. Ayrıca Paşa’nın emriyle kendisine maaş da bağlanarak Kastamonu’ya gönderilmiştir. Savaştan sonra da askeri üniformasını çıkarmamıştır Halime Çavuş, Gördesli Makbule 1902-1922 Manisa’nın Gördes İlçesi’nden olup henüz birkaç aylık evliyken eşi Halil Efe ile birlikte Milli Mücadele’ye katılmıştır. Afyon mevzilerinde düşmana karşı çarpışan çetenin içerisinde yer almıştır Doğan, 2019. Çok iyi silah kullandığı bilinmektedir ve Mart 1922’de Akhisar ve Sındırgı sınırı üzerindeki Kocayayla’da düşmanla savaşırken başından vurularak şehit olmuştur Ötüken Ormanının Filizleri, 2016’dan aktaran Demircioğlu, 2018. Nezahat Onbaşı Nezahat Baysel 1909-1993/94 Erzurumlu olan Nezahat Onbaşı, Kurtuluş Savaşı’nda 70. Alay Komutanı Hafız Halit Bey’in kızıdır. Annesi ölünce, babası onu sekiz yaşındayken Çanakkale Savaşı’na götürmüştür ve tam üç sene babasının yanında kalmıştır. 70. Alay’ın simgesi haline gelmiş ve bu sebeple bu alaya “Kızlı Alay” denilmiştir. Çok iyi at binen ve silah kullanan Nezahat Onbaşı, henüz 12 yaşındayken onbaşı rütbesini almıştır. Milli Mücadele’ye katkılarından dolayı İsmet Paşa kendisine “Kurmay” unvanını vermiştir Nezahat Onbaşı, aktaran Demircioğlu, 2018. Askerler kendisine Türk Jandark’ı diye lakap takmışlardır. 30 Ocak 1921’de Büyük Milet Meclisi’nin 140. Oturumunda Bursa Milletvekili olan Emin Bey tarafından yüzden fazla düşman öldüren bu çocuğa İstiklal Madalyası verilmesi teklif edilmiştir. Ancak, İzmit milletvekili Hamdi Namık Bey’in küçük bir çocuğa bu madalyanın verilmesinin uygun olmayacağı ve ilerde onun çeyizinin alınmasının daha uygun olduğunu teklif etmiştir Kurnaz, 1991 124. Altındal’a 1994 göre “Paşa” unvanı verilmesi talep edilmiştir. Bu teklif TBMM’de kabul edilmiş ancak mücadele devam ettiği için işleme konulamamıştır Ötüken Ormanının Filizleri, 2016’dan aktaran Demircioğlu, 2018. Farklı bir kaynağa göre ise Tunalı Hilmi tarafından mir-i miran sivil Tuğgeneral rütbesi verilmesi istenmiştir Kurnaz, 1991 124. Ancak bu teklifin kabul edilip edilmediği de bilinmiyor. Nezahat Onbaşı, tam 65 yıl sonra TBMM’nin takdir beratına yani şükran belgesine kavuşabilmiştir Nezahat Onbaşı, aktaran Demircioğlu, 2018. Binbaşı Ayşe/ ?/ 1942 Selanikli olan Gazi Ayşe Altıntaş’ın eşi Kafkas Cephesi’nde şehit düşmüştür Ötüken Ormanının Filizleri, 2016’dan aktaran Demircioğlu, 2018; Uyanıker, 2007. Eşinin intikamı için 15 Mayıs 1919’da düşman İzmir’e ve Aydın’a geçince Ayşe Hanım, Kuva-yı Milliye Birliği’ni kurmuş ve daha sonrasında birliğiyle Köpekçi Nuri Çetesi’ne katılmıştır. Rütbeli olarak savaşa katılan ilk Türk kadınıdır. Salihli’de Yunanlılarla savaşırken “Çavuş” rütbesini almıştır Aslan, 2006. İstiklâl Mücadelesi’ne başından sonuna kadar katılmıştır. Sakarya’da sol kasığından piyade mermisi ile yaralanıp tedavi olmuş ve Büyük Taarruz’a katılıp Mürsel Paşa ekibine girmiş ve bu sırada atılan bir misketle sol bacağı kırılmıştır. Binbaşılığa kadar yükselmiştir Tansel, 1978’den aktaran Sarıçoban, 2017 1341. Ayşe Çavuş ?/? Aslen Prizrenli olup Aydın’a yerleşmiş bir muhacirdir. Arkadaşları ona Mehmet Çavuş ismini vermiş olup eşini Balkan Harbi’nde kaybetmiştir. Dört oğlu ve bir kızıyla Milli Mücadele’ye katılmıştır. Damadı ve büyük oğlu ile dilenci kılığında Aydın’a geçtikten sonra topladığı 350 kişilik bir kuvvetle Salihli’de düşmanla çarpışmıştır Vakit, 1922’den aktaran Uyanıker, 2007 93. Üç Yunan askerini öldürerek sürdükleri otomobili hayvanların arkasına bağlayarak ve Kuva-yı Millîye birliklerine teslim etmiştir. Gösterdiği başarılardan dolayı Kütahya’da iken Çavuş olmuştur Vakit, 1922’den aktaran Uyanıker, 2007. Takım çavuşluğu da yapmış olup, Osman oğlu Nazım’ın birinci çetesinde de görev yapmıştır. Umurlu Harbi’nde yaralanan Tasvir-i Efkâr’, 1919’dan aktaran Uyanıker, 2007 Ayşe Çavuş, büyük oğlunu Demirci’deki savaşlarda, küçük oğlunu ise I. ve II. İnönü Savaşları’nda şehit vermiştir Cumhuriyet, 1925’ten aktaran Uyanıker, 2007. Şerife Ali Kübra ?/? Aydınlı olan Şerife Ali Kübra diğer bir kadın Milli Mücadele kahramanı olan Çete Ayşe’nin silah arkadaşıdır. Nişanlıyken rüyasında Çete Ayşe’yi görmüş ve ertesi gün savaşa katılmak istediğini babasına söylemiş, hayır’’ cevabını alınca da babasının kıyafetlerini giyinip babasına “Ülkem düşman işgalindeyken ben nasıl evlenip çocuk sahibi olabilirim? Şimdi düşmanı kovma vakti, sağ kalıp geri dönersem evlenirim, çocuklarım olur.” demiş ve önce Çete Ayşe’ye sonra da Yörük Ali Efe’nin çetesine girmiştir. Daha sonra Çete Ayşe’nin ve Ayşe Çavuş’un da katıldığı Umurlu’daki Sancaktar Ali Efe grubuna katılmıştır. Burada dâhil olduğu çeteyle ilk olarak Kepez sırtlarında düşmanla savaşmışlardır. Savaştan sonra kendisine maaş bağlanmak istenmiş ama o “Vatanı kurtarmanın karşılığı olmaz” diyerek maaşı kabul etmemiştir Karabulut, 17 yaşında bir genç kız olarak Köşk’te asker olmuştur Tasvir-i Efkâr’, 1919’dan aktaran Uyanıker, 2007 101. Tarsuslu Kara Fatma ?/? Batı Cephesi’nde yararlılık gösteren diğer bir kadın kahraman, Tarsuslu Kara Fatma’dır. Kara Fatma’’ lakaplı ve asıl adı Adile olan bu kadın kahramana Adile Onbaşı’’ diye hitap edilirdi. Yaklaşık 10 kişilik çetesiyle Afyon Muharebelerine katılmış ve Tarsus’un kurtarılmasında büyük fayda sağlamıştır Kadın Kahramanlar, İstiklâl Harbi’nde gösterdiği yararlılıktan dolayısıyla Tarsuslu Kara Fatma’ya madalya verilmiştir Tansel, 1991. Nazife/Nafize Kadın ?/? İstiklal Harbi sürecinde yararlılık gösteren diğer bir kadın kahraman Manisa’nın Demirci ilçesinden olan Nafize Kadın’dır. Yunan Ordusu 9 Mart 1922’de Çanakkale Bigadiç civarını kuşattığında, Türk askerlerine yiyecek sağlayarak lojistik destek vermekteydi. Bu süreçte Yunan askerlerinin işbirliği teklifini reddetmiş ve işkence yapılarak öldürülmüştür Yalman, 2007. Asker Saime Münevver Saime ?-1951 Yunanlıların İzmir’i, İtilaf Devletleri’nin ise İstanbul’u işgal ettikleri sırada öğrenciydi. 22 Mayıs 1919 tarihinde Kadıköy Mitingi’nde yaklaşık 20 bin kişiye yaptığı konuşma nedeniyle tutuklanmış ve sonrasında yaralanmıştır Kadın Kahramanlar, Kadıköy Mitingi’nde “Bir gün gelip de oğlum bana, Ben neyim?’ diye sorduğu gün, ona semalardan haykıran bir melek gibi Büyük Bir Tarihe Sahip Bir Türksün’ diye cevap vereceğim” Yalman, 2007 demiştir. Mitingde konuşmacı olarak Münevver Saime dışında Halide Edip ve Hayriye Melek Hanımlar da bulunmuştur Enginün, Cumhur ve Özdemir, 1983’ten aktaran Sarıçoban, 2017 1334. Saime Hanım İstanbul-Ankara arasındaki istihbarat için görevlendirilmiştir. Garp Cephesi’nde, özellikle cephe gerisinde, istihbaratta önemli görevler almış ve asker Saime diye anılmıştır Tansel, 1991. Bu görevi sırasında sol kalçasından yaralanmış ve sonrasında İstiklâl Madalyası’yla ödüllendirilmiştir Yaraman, 2001’den aktaran Uyanıker, 2007. Gül Hanım ?/? Erzurumlu olduğu bilinmektedir Sarıhan, 2010. Yunan Ordusu Ankara’ya yaklaşırken önce Kazım Karabekir, sonra da Ankara’da Mustafa Kemal Atatürk ile görüşüp orduda görev istemiştir. Mustafa Kemal Paşa’dan onay alınca İsmet Paşa’nın talimatıyla I. Ordu’ya katılmış 9 Eylül ve Bayraklı’da, 2017, Büyük Taarruz’dan bir gün önce bütün birlikleri dolaşıp askere tek tek yemin ettirmiştir Sarıhan, 2010. Büyük Taarruz süresince askeri cesaretlendirmiş ve askerle birlikte yürüyüp, savaşmıştır. Ayrıca, 9 Eylül 1922’de I. Ordu’yla birlikte İzmir’e girenler arasında yer almıştır. Gül Hanım, bu süre boyunca yüzünde hep beyaz bir tülbent bağlayarak görülmüştür. 9 Eylül 1922’den sonra Mustafa Kemal Atatürk, Büyük Taarruz’un bu kadın mücahidine bir ev ve bir arazi hediye etmiştir. Sonradan Yurdaköle soyadını almıştır 9 Eylül ve Bayraklı’da, 2017. Batı Cephesi’nde mücadele etmiş ancak haklarında çok fazla bilgi bulunmayan kadınlarımız da vardır. Bu kadınlarımızın bir kısmı, Gazi Mustafa Kemal’in Kağnı Müfrezesi’nde savaşmış ve İnönü Savaşı’na katılıp madalya almaya hak kazanmışlardır. Madalya almaya hak kazanan bu kadınlarımızın isimleri şunlardır İnan, 1981 47; Sürmeli, 2015’ten aktaran Demircioğlu 118-119 İnönü’ye bağlı Kurgun köyünden Ali Kızı Âlime, İnönü’nden ise Besime Kızı Şükriye, Musa Kızı Ayşe, Hacı Osman Kızı Fatma, Mehmet Ali Kızı Hafize, Mehmet Kerimesi Ümmühan, Kara Bektaş Kızı Fatma, Veli Onbaşı Kızı Ayşe, Ali Kızı Ayşe, Molla Hasan Kızı Fatma, Hacı Mustafa Kızı Fatma ve Molla İbrahim Kızı Fatma. Güney Cephesinde Savaşan Kadınlar 1920-1921 yılları arasında Urfa, Antep, Maraş, Adana ve havalisinde Fransızlar ve Fransız Ordusu’nda görev yapan Ermenilerle yapılan muharebeler Güney Cephesi muharebeleri olarak tanımlanmaktadır Güllü, 2017. Batı Cephesi’nde olduğu gibi bu cephede de Türk kadınları erkeklerin yanında gerek cephe gerisinde ve gerekse cephede düşmana karşı mücadele vermişlerdir. Bu kadınlarımızın bir kısmı aşağıdaki gibidir; Tayyar Rahmiye 1890-1920 Tayyar Rahmime, Osmaniyeli olup 1920’de Güney Cephesi’nde 9. Tümen’de bir gönüllü müfrezenin komutanıydı. 1920 yılının Şubat ayında Hasanbeyli civarındaki Fransız kuvvetleriyle yapılan savaşa müfrezesiyle beraber katılarak keşif ve kundakçılık yapmıştır Tong Yabgu, aktaran Demircioğlu, 2018. Lakabını alması hakkında iki farklı bilgi mevcuttur Birincisine göre; savaş sırasında ateş hattında kalan iki arkadaşını kurtarmak için korkusuzca ileriye atıldığı için kendisine “Tayyar uçan Rahmiye” lakabını almıştır Kadın kahramanlar, İkinci bilgiye göre ise cephede şehit olan arkadaşlarının bedenlerinin düşman tarafından çiğnenmemesi için cesaret göstererek cepheden fırlayarak ateş altındaki yerden ar­kadaşlarından birini sırtlamış ve geri dönmüştür. Bu olayın üzerine kendisine uçan anlamına gelen “Tayyar” lakabı verilmiştir. Rahmiye Hanım, Fransızlara karşı taarruza geçildiğinde askerler duraksayınca “Ben kadın olduğum halde ayaktayım da sizler erkek olarak yerlerde sürüklenmeye utanmıyor musunuz!” diyerek müfrezeyi harekete geçirmeyi başarmış ve aynı gün şehit olmuştur Doğan, 2019. Bitlis Defterdarı’nın Hanımı ?/? Bu kişinin Kara Fatma Şimşek adıyla anılan kişiyle aynı kadın olduğu bilinmekle beraber asıl adının Yemine Vardarlı olduğu bilgisi de mevcuttur Sürmeli, 2015. 21 Ocak 1920’de Maraş Fransızlar tarafından işgal edilince bölge halkı direnişe geçmiştir. Bunlar arasında yer alan Bitlis Defterdarı’nın Hanımı, Kayabaşı Mahallesi’nde düşmanın hazırladığı mazgala yaklaşarak sekiz düşmanı öldürmüştür. Sonra erkek elbisesi giyerek milis kuvvetlerine katılmış ve mücadeleye devam etmiştir Kadın kahramanlar, Gösterdiği kahramanlıklar nedeniyle Amasya Anadolu Kadınları Müdafaa-i Hukuk-ı Vatan Cemiyeti Başkanı, kendisine bir kutlama telgrafı çekmiş ve cemiyet üyelerinin kendisine “Türk Mücahidesi” unvanını verdiğini belirtmiştir Baykal, 1996’dan aktaran Alpaslan, 2015 20. Kılavuz Hatice /Hatice Hatun/Hanım ?/? Adana ve yöresinde Fransızlara karşı mücadele vermiştir. 8 Mayıs 1920’de Milli Kuvvetler Pozantı’da kadın, erkek ve çoluk çocuk taarruza başlamış ve Fransızlar karşı koyamayarak geri çekilmeye başlamışlardır. Hatice Hanım bu sırada Tekir Yaylası’ndan Mersin’e ulaşacak en kısa yolu soran Fransız Askeri Kuvvetleri’ne kılavuzluk ederek onları Türk askerlerinin mevzilendiği Karaboğaz’a doğru götürmüştür Yalman, 2007. Bu süreçte yanlarından bir bahane ile ayrılarak yaklaşık 100 Türk askerini Karaboğaz’ın iki tarafına yerleştirmiştir. Bu hareketiyle Fransızlara ani bir baskın düzenlemiş ve sayesinde dokuz subay ve 550 Fransız askeri esir edilmiştir Ötüken Ormanının Filizleri, 2016’dan aktaran Demircioğlu, 2018. Gaziantepli Yirik Fatma ?/? Antepli olan Yirik Fatma, Antep savunmasında Fransızlara karşı savaşmıştır. Fransızlar, 5 Kasım 1919’da Antep’i işgal etmeye başlamış ve 1920’nin başında ünlü Antep savunması başlamıştır. Bu savunmaya Şaraküstü Mahallesi’nden Yirik Fatma da katılmak istemiştir. Ancak, Fransızlara karşı mücadele eden erkekler onu yanlarında istememişlerdir. Bu durum karşısında Yirik Fatma bu kişilere karşı “Benim kanım sizinkinden daha mı şirindir?” diyerek karşı gelmiş ve mücadeleye katılmıştır Ötüken Ormanının Filizleri, 2016’dan aktaran Demircioğlu, 2018. Doğu Cephesinde Savaşan Kadınlar Milli Mücadele Dönemi’nde düşmana karşı savaştığımız diğer bir cephe Doğu Cephesi’dir. Doğu Anadolu ve Güney Kafkasya’da Ermenilerle yapılan muharebeleri içermektedir Üçüncü, 2014. Diğer cephelerde olduğu gibi bu cephede de kadınlarımız mücadelelerini vermiştir. Bu cephede mücadele eden kadınlarımızın bir kısmı aşağıdaki gibidir; Süreyya Sülün Hanım ?/? Süreyya Sülün, Erek Kasabası’nda bulunan 500 kişilik milis güçlerine katılarak Ermenilere karşı vatan savunmasına katkı vermiştir. Bu kahramanın da içinde bulunduğu kuvvetler, Iğdır civarında Ruslardan asker ve lojistik destek alan Ermenilerle çarpışmışlardır. Yoğun çarpışmaların yaşandığı bu bölgede üç kardeşini şehit vermiştir. Ötüken Ormanının Filizleri, 2016’dan aktaran Demircioğlu, 2018 116. Milli Mücadeleye Lojistik Destek Veren Kadınlarımız Milli Mücadele Dönemi’nde bizzat cephelerde savaşarak Türk bağımsızlık mücadelesine destek veren kadınların yanında, cephe gerisinde ordu ve askerlerimize lojistik destek veren kadınlarımız da bulunmaktadır. Bu kadınlarımızın bir kısmı aşağıdaki gibidir; Şerife Bacı 1898-1921 Kastamonulu olup 1921 Kasım’ında önce Kastamonu’ya, sonra da Ankara’ya iletilmesi gereken cephaneleri kağnıya yüklemiş ve bebeği Elif’i de kucağına alarak yola çıkmış ancak gece Kastamonu’nun kışla önünde donarak şehit olmuştur Ötüken Ormanının Filizleri, 2016’dan aktaran Demircioğlu, 2018. Kastamonu’nun Seydiler İlçesi’nde adına bir anıt dikilmiş ve bir caddeye adı verilmiştir. Ayrıca, Kastamonu Hükümet Konağı’nın önüne ve İnebolu’da da bir parka Şerife Bacı Anıtı dikilmiştir Çavdar, 2015 65. Hafız Selman İzbeli ?/? Kastamonu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kadınlar Kolu kurucularından biri olmasının yanında Kastamonu’nun ilk kadın meclis üyesidir. Atatürk’e olan hayranlığı ile bilinmektedir ve kendisini “Cumhuriyet Kadını” olarak tanımlamıştır Köksal, 2010. Kurtuluş Savaşı’nda Kastamonu’daki bütün kadınları toplayarak asker için çorap, kazak ve fanila ördürmüş ve cepheye göndermiştir. Asker Kastamonu’ya geldiğinde ise hepsini karşılayarak karınlarını doyurmuştur Ötüken Ormanının Filizleri, 2016’dan aktaran Demircioğlu, 2018. Naciye Hanım ?/? Asrî Kadınlar Cemiyeti üyesidir. 20 Mayıs 1919’da İstanbul Üsküdar’da düzenlenen mitinge katılmış ve söz alarak bu vatan savunmasında kadınların da erkekler gibi mücadele içerisinde olacağı konusunda teminat vermiştir Ötüken Ormanının Filizleri, 2016’dan aktaran Demircioğlu, 2018 117. Tayyibe Hatun ?/? Ayşe Hatun olarak da bilinmektedir. Cepheye cephane götürürken kucağında sekiz aylık kızını, omuzunda ise mermisini taşıyordu. Bebeğinin ağlamasından ve düşmanın bunu fark etmesinden korkan Tayyibe Ayşe Hatun bebeğini göğsüne bastırmış ve fark etmeden onu şehit etmiştir. Oracıkta bebeğini yere koyarak üzerini bayrakla örtmüş ve cephanesiyle yoluna devam etmiştir Köksal, 2010. Sultan Hanım ?/? Adanalı olan Sultan Hanım, ana bölgede savaşan askerlere lojistik destek sağlamıştır. Adana bölgesinde çarpışan direniş güçleri geçici olarak Toros Dağları’na geri çekilirken, Sultan Hanım da inekleriyle beraber onlara katılmıştır. Çete dağda kaldığı sürede ineklerinden sağdığı sütle Türk askerlerini beslemiştir ve askerler onu büyük bir sevgi ile “ana” diye çağırmıştır Ötüken Ormanının Filizleri, 2016’dan aktaran Demircioğlu, 2018. Zeliha Faika Ünlüer 1894-1981 Milli Mücadele’de Erzurum’da kadınları Muradiye Camisi’nde toplayarak ulusal bilinci ve vatanın savunmasının ne kadar önemli olduğunu anlatmıştır. Cumhuriyet devrimlerinin halk içinde yerleşmesinde büyük çabalar göstermiş ve ilk şapka giyen kadın olmuştur Belge 10’dan aktaran Akyüz, 1999. Milli Mücadele sürecine katılıp ve haklarında çok fazla bilgi olmayan ancak, Milli Mücadele Dönemi ve daha sonra yazılan kitap ve hatıralarda isimleri geçen kadınlarımız da bulunmaktadır. Bu kadınların bir kısmı şu şekildedir; Maraşlı Senem Ayşe Kadın ?/? Türk İstiklal Harbi, 1966’dan aktaran Uyanıker, 2007 125; Şehime Korucuoğlu ?/? Konya’da düşmana karşı Türk askerlerini evinde saklayarak kahramanlık göstermiş ve İstiklâl Madalyası’yla ödüllendirilmiştir Korucuoğlu, 1990’dan aktaran Uyanıker, 2007 127; Toroslar’da Sultan Ana, Tozkoparan Müfrezesi’ne mensup Ulaşlı Hanım ?/?, Gamacı Fatma ?/?, Milis çetelerle birlikte görev yapan Zeynep Hanım ?/? Toros, 2001’den aktaran Uyanıker, 2007 127; Trakya’da Havva ?/? ve Zehra Hanım ?/?, Van’lı Güllü Bacı ?/? ve Mersin mücahitlerinden Safiye Nine ?/? Uyanıker, 2007 127-128. Sonuç Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde başlayan Milli Mücadele Hareketi 1919-1923, geçen yüzyılda Türk Milleti’nin bağımsızlık mücadelesi olarak tarihe geçmiştir. Toplumun topyekûn ölüm kalım mücadelesinde seferber olduğu bu dönemde halkın çoğunluğunu oluşturan kadınlar da bu mücadelenin kazanılmasında büyük gayretler ve fedakârlıklar göstermişlerdir. Eşini, çocuğunu hatta kendini feda etmesinin yanında, asil Türk kadını hemşire, hasta bakıcı, aşçı, terzi, üretici, hatip, örgütleyici, cemiyet başkanı, lider, fukara annesi, dernek üyesi ve asker olarak birçok rolü üstlenmiş ve zor koşullarda ülkesine tam destek olmuştur. İstiklal Harbi’ndeki mücadelesiyle Türk kadını ne kadar cesur, başarılı, kararlı, azimli, cevval, gözü kara, fedakâr, şefkatli ve güçlü olduğunu tüm dünyaya duyurmuştur. İsimleri tarih sayfalarına sıkışıp kalan bu kadınlar tarih yazımında, öğretim programlarında ve ders kitaplarında daha fazla temsil edilmeli ve yeni neslin eğitiminde rol model olmalıdırlar. KaynakGlobal Savunma Dergisi

milli mücadele döneminde yapılan fedakarlıklar ile ilgili araştırma