🏓 Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Karakter Analizi
OLAY ÖRGÜSÜ: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanının olay örgüsü üç bölümden oluşur. Birinci bölüm, romanın başından “Beni Karşılayan Sükut” bölümüne kadar uzanan kısmıdır.(Peyami Safa (1993), Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Ötüken Neşriyat, İstanbul, s:5, 41) Birinci bölümde çatışma, gençle hasta organı arasında meydana gelir:
Şuan sitede, 179 ziyaretçi ve 0 üye bulunuyor. Henüz üye değilseniz, Buraya tıklayarak ücretsiz kayıt olabilirsiniz.
DokuzuncuHariciye Koğuşu. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanındaki en önemli karakter, hikayeyi gözünden takip ettiğimiz Anlatıcı’dır. On beş yaşında, hasta bir genç olarak tanımlanan Anlatıcı’nın yaşadıkları, hissettikleri ve gözlemleri, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanını oluşturur. Anlatıcı, romanın
sözüve dansçı bacaklarıyla bu Zerdüşt bir karakter değildir; hitabettir o, denetimsiz sözler ve söz oyunlarıdır, acılı bir ses ve kuşkulu bir kehanettir, acıma hissi uyan dıran yücelikte bir hayalettir, çoğu zaman dokunaklı ve genellikle şaşırtıcı dır, gülünçlüğün sınırlarında dolaşan bir
DokuzuncuHariciye Koğuşu Peyami Safa - Ötüken Yayınları uygun fiyat, hızlı ve ücretsiz kargo seçenekleri ile Nezih’ten hemen satın alın!
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Kitap Özeti. Romanda ana karakter çocukluğundan itibaren bitmeyen diz ağrılarına sahiptir. Birçok doktor ve hastane gezmesine rağmen diz ağrısına bir çözüm bulunmamıştır. Son gittiği hastanede Doktor Mithat Bey gencin rahatsızlığına teşhis koyar.
9 Hariciye Koğuşu Kitap Özeti - Ana Fikri - Mekan - Zaman ve İncelemesi. 9. HARİCİYE KOĞUŞU ROMANININ İNCELEMESİ Psikolojik bir roman olan 9. Hariciye Koğuşu'nda, roman kahramanının adı yoktur. Ruhsal tahliller ve betimlemelere yer verilmiştir. Yazarın romanda yalın bir dille beraber yoğun bir anlatımı vardır.
kitlesel bir müsabakada ilk ona girdik sevincini yaşatabilecekken, örneğin bir bin beş yüz metre yarışında gayet kabul edilemez bir derecedir. ama (bkz: önemli olan katılmaktı ) (bkz: demirbaş ) (bkz: dokuzuncu hariciye koğuşu ) (bkz: dokuzuncu nesil yazar ) (bkz: dokuzuncu senfoni )
DokuzuncuHariciye Koğuşu romanının prota- gonisti olan, 15 yaşında kemik vereminden mus - tarip Hasta Genç, –yazarın tasviriyle– İstanbul’un
II Derin karakter tahlilleri yoktur. III. Hikayede kişi kadrosu geniştir. IV. Öykünün öğeleri arasında olay, zaman ve mekan yer alır. Yukarıda hikaye (öykü) hakkında verilen bilgilerden hangisi yanlıştır? A) I B) II C) III D) IV 24. I. Kesinlik ve bilimsellik önemli ögelerdir. II.
Dokuzuncuhariciye koğuşu kitap sınavı ve cevapları indir. 2. Sınıf Doğuran Kazan Kitap Sınavı Soruları ve Cevapları. Gönderden İnmeyen Bayrak Kitap Sınavı ve Cevapları ( 5. Sınıf ) 2. Sınıf Gizli Hazine Kitap Sınavı Soruları ve Cevapları ( zambak ) Online - 8. Sınıf cümlede anlam testi 2.
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (Peyami Safa) Peyami Safa’nın önemli eseri Dokuzuncu Hariciye Koğuşu kitabı bir otobiyografik romandır. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu kitabının konusu ise şöyle; 15 yaşındaki bir gencin kemik veremi hastalığa yakalanması sonucu hayata tutunma çabasını anlatılıyor.
6UcMVv. Peyami Safa’nın Yaşam Öyküsünde Acılı Bir Dönem Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Bugün sizinle bir sesli kitap deneyimimi paylaşmak istiyorum. Peyami Safa’yı ölümünün 60. Yılında Panzehir Dergi sayfalarında anma ödevini üstlenince uzun yıllardır hiçbir kitabını okumadığımı fark ettim. En son 2002 yılında final sınavları ile uğraşan kızımın edebiyat ödevini kolaylıkla yapabilmesi için Fatih-Harbiye romanının özetini çıkarmıştım. Aradan tam yirmi yıl geçmişti. En baştan başlamaya karar verdim ve Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ile Sözde Kızlar adlı romanları sesli kitap uygulamasından arka arkaya dinledim. Tiyatro sanatçıları tarafından okunan bu edebi metinleri dinlemenin de bizzat okumak kadar etkileyici olduğunu düşünüyorum.. Üstelik gözlerim yorulmadan, uykum gelmeden sadece dinleyerek kitabın tadına vardığımı belirtmek isterim. Peyami Safa’nın ölümsüz eseri Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, aslında yazarın öz yaşam öyküsünden bir kesiti anlatmaktadır. Otobiyografik bir romandır. İlk baskısı 1930 yılında yapılmıştır. Yazarın bugüne kadar en fazla basılan eseri Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan 100 Temel Eser listesinde de yer alan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu adlı romanı olmuştur. Roman önce 7 Kasım-10 Aralık 1929 tarihleri arasında, Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmiş; ilk baskısı 1930 yılında, Resimli Ay matbaasında yapılmıştır. Peyami Safa bu ilk baskıyı o dönem yakın arkadaşı olan Nazım Hikmet’e ithaf etmiştir. Ölümsüz şairimiz Nazım Hikmet’te bu roman için şu değerlendirmeyi kaleme almıştır “ Ben, Peyami’nin bu son romanını üç defa okudum. Otuz defa daha okuyabilirim ve okuyacağım… Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu, Çalıkuşu’na ağlayanların anlaması kabil değildir. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, on bin, yüz bin, bir milyon satardı. Eğer ızdırabı, azabı ve neşeyi coşkun bir ciddiyetle duyan öz ve halis halk kitleleri okuma ve yazma bilselerdi”. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu aynı isimle 1967 yılında beyazperdeye uyarlanmıştır. Yönetmenliğini Nejat Saydamın yaptığı, başrollerini Hülya Koçyiğit ve Kartal Tibet paylaşmıştır. Bu roman aynı adla televizyona da uyarlanmıştır. Salih Diriklikin yönetmenliğini üstlendiği 4 bölümlük televizyon dizisi TRT 1 kanalında yayınlanmıştır. Romanına ana karakteri ve anlatıcısı olan genci Oğuz Tunç canlandırmıştır. Peyami Safa da sekiz yaşından itibaren kolunda başlayan kemik veremi nedeniyle çok çile çekmiş, on yedi yaşına kadar bu hastalıkla boğuşmuş, kolunu kaybetme noktasına kadar gelmiştir. Yaşadıklarını Dokuzuncu Hariciye Koğuşu adlı ünlü romanına neredeyse bire bir taşımıştır. Romanda adı olmayan 15 yaşındaki biri delikanlı bacağındaki kemik veremi ile cebelleşmektedir. Peyami Safa’nın bu romanı ile hemen hepimizin ortaokul-lise yıllarında Türkçe ve Edebiyat dersinde “roman inceleme ödevi” olarak tanıştığımızı düşünüyorum. Türk edebiyatının ilk psikolojik roman örneklerinden olması ve roman kahramanının gözlemlerini esas alan ilk Türk romanı olması bu eserin bir başka özelliğidir. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, hasta gencin 1915 yılındaki olayları anlattığı bir hatıra defteri şeklinde kaleme alınmıştır. Roman kahramanının bir adı yoktur, Ana karakter olan 15 yaşındaki genç aynı zamanda romanın anlatıcısıdır. Bacağındaki bir türlü iyileşmeyen, her gün daha da kötüye giden kemik veremi hastalığının verdiği derin acıları, tedavi sürecini, yakın çevresindeki kişileri, onların hastalığına bakışlarını, onlarla ilişkilerini ve iletişimini kendi gözünden anlatmaktadır. Bir okur olarak bu acılı delikanlı ile beraber acı çeker, onunla birlikte toplumdaki sosyal sınıflar arasındaki keskin ayrımın farkına varırız. Hastalığı nedeniyle çekmek zorunda kaldığı fiziki acılara ve korkulara, endişelere onunla beraber üzülürüz. Hastanın bacağındaki yaranın sık sık temizlenmesi ve yeniden sarılması gerekmektedir. Pansuman sırasında iltihaplı yaranın üzerinde birkaç gün kalmış olan gazlı bezin çıkarılmasını anlatan satırların muazzam etkisini paylaşmak istiyorum “Fakat asıl mesele gaz bezinin çıkarılmasıdır Yaralı et, iki obur dudak gibi gaz bezini emer, bırakmaz ve bu dudaklar kurumuş ifrazatın tutkalıyla birbirine yapışmıştır. kitlenmiştir”. Sizin de canınız yandı mı okurken? Hastanın ya da yazarımızın annesi ile ilişkilerindeki duyarlılığı, annesinin daha fazla üzülmesini istemediğinden ve karşılıklı birbirlerinin acılarından beslenmemek için hastalığının kötüye gidişini annesi ile paylaşmaya yanaşmamasının anlatıldığı bölümler çok etkileyici. Kitaptan bir bölüm alıntılamak istiyorum “Felaketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir, fakat annelerle değil, annelerle değil. Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş çarpılmış, darp edilmiş olur çocuklarının felaketini iki kat şiddetle hisseden anneler, bu ıstıraplarını çocuklarına fazlasıyla iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür.” Roman kahramanımız yani Peyami Safa on beş yaşında ciddi bir hastalığı olan bir gençtir. Koltuk değneği kullanmamak için inat etmekte ve hasta bacağını sürükleyerek, doktor kontrolü için hastaneye bir başına gitmektedir. Yarsının pansumanı için de düzenli olarak hastaneye ya da eczaneye girmek zorundadır. Tüm fiziki ve psikolojik acılara bir başına katlanmaktadır. Üstelik çevresinde olup biteni gören, anlayan ve yorumlayan duyarlı bir yapıya sahiptir. Hastane koridorlarını, bu koridorlarda bir çare umuduyla bekleşen hastaların ve hasta yakınlarının sabırlı sessizliğini bu kadar yalın, bu kadar yakın, bu kadar derin anlatıldığına daha önce hiç rastlamamıştım. “Beklemesini onlar kadar bilen yoktur.” Peyami Safa bu basit ve kısa cümle ile hastane koridorlarında sıra bekleyen hastaları tarif etmektedir. Romandan hasta kardeşliğine vurgu yapan bir cümle alıntılıyorum “iki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur, hasta olmayanlar bizi ne kadar az anlayacaklar”. Yazarın hastanenin bahçesinde muayene olacağı bölüme doğru ilerleyişini anlattığı cümle okurun kalbini en duyarlı yerinden yakalamaktadır “Ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürdüm.” Hastanın üzüntülerini, bacağının kesilmesi olasılığından duyduğu korkuyu, evhamlarını, yarasının bir türlü iyileşmemesi nedeniyle artan tedirginliğini okurken, bizler de onunla birlikte derinden üzülürüz, tedirgin oluruz, endişeleniriz. Peyami Safa bir kere daha kısa bir cümle ile durumu en etkili şekilde anlatacaktır “Kendimi çok sevdiğim an, kendime çok acıdığım an.” Roman kahramanı genç, eski İstanbul’un sur içindeki semtlerinin birinde annesi ile birlikte yaşamaktadır. Bacağının yeniden ameliyat edilmesi, hatta bu ameliyat sonucunda biraz kısalacağı haberi ile hastaneden dönüşünde evin sofasını anlattığı bölüm romanın en çarpıcı, en yetkin bölümlerinden ilkidir. Birlikte okuyalım “Bu sofa dört köşelidir. Ortada sokak kapısı, iki yanında birer pencere. Pencerenin yanında bir ot minderi. Minderin yanında yemek masası. Masanın yanında iki sandalye. Bu sofada oturulur, yemek yenir, misafir kabul edilir. Ve baktım minderde üs tüste konmuş iki yastık demek annem biraz rahatsızlanmış ve buraya uzanmış. Masanın yanında rafın önüne çekilmiş bir sandalye demek annem en üst raftan bir ilaç şişesi almış. Ha… İşte masanın üstünde bir şişe kordiyal demek annem bir fenalık geçirmiş. Minderin üstünde ıslak, buruşuk bir mendil demek annem ağlamış. Benim de bu şişeye, iki yastığa ve bir mendile ihtiyacım var, ben de kordiyal alacağım, uzanacağım ve ağlayacağım”. Romanın kahramanı doktorların açık havada bulunmasını, iyi dinlenmesini ve iyi beslenmesini salık vermeleri üzerine yaz tatilinde uzaktan akrabası Paşa’n Erenköyü’ndeki konağına gider. Erenköy’deki köşkte misafir olduğu günlerde Paşanın kızı olan çocukluk arkadaşı Nüzhet’le aralarındaki duygusal yakınlık güçlenir. Nüzhet kendisinden dört yaş büyüktür ama buna rağmen kahramanımızın kendisine duyduğu tutkulu aşka duyarsız değildir. Bazen geceleri gizlice buluşmakta, öpüş ve okşayışlarla yakınlaşmaktadırlar. Gündüzleri köşkün arkasındaki bağda üzüm asmalarına kükürt atmak bahanesiyle kaçamak buluşmalar yaşamaktadırlar. Genç aşığın bu günlerdeki duygularını yansıtan satırlara bir göz atalım “Birbirimize açıldıkça kapanıyorduk.” Yazarımız gençlerin yaşamakta olduğu bu çiçeği burnunda aşkı öyle güzel ve samimi anlatmaktadır ki “Zaman geçtikçe birbirimizi daha çok tanıyacakken, birbirimize karşı yenileşiyorduk. bütün bunlar aşka benzer şeylerdir, o vakitler bunu anlamıyordum.” Aynı günlerde Doktor Ragıp Nüzhet’e talip olur; bu olay birkaç gün kahramanımızdan gizlenir. Romandan okumaya devam edelim “Paşa’nın çapaklı sesi. Nüzhet’in dizlerinde titreme. Nurefşan’ın gözleri, aynalı dolap kapısının gıcırtısı. Ve bu ses, bu dizler, bu gözler, bu kapı gizli şeylerin diliyle bana neler söylüyorlar! Bazan etrafımızda o kadar esrarlı bir hadise olur ki ince teferruatına kadar bunu sezeriz, fakat hiç bir şey idrak etmeyiz; ruhumuzun içinde ikinci bir ruh her şeyi anlar, fakat bize anlatmaz, böyle korkunç işaretlerle bizi muammanın derinliklerine atar ve boğar.” Nüzhet’in annesi evliliğe taraftardır ama Paşanın endişeleri vardır. Durum ortaya çıktıktan sonra Paşa delikanlımıza fikrini sorar. Kahramanımız Doktor Ragıp ile Nüzhet’in yaş farkına dikkat çeker. Görüşünü şu cümle ile vurgular “Devir değişti. Nüzhet sefalet görmüş bir kız değil ki, rahat etmek, iyi giyinmek onun için bir saadet olsun. O, zaten rahat. O başka şeyler ister… Kendine yakın bir insan ister”. Gencin olumsuz düşüncelerin açıklaması Nüzhet’in annesini kızdırır. Hasta genç ile aralarındaki yakınlaşmayı önlemek için kızına, hasta gençten mikrop kapabileceğini, uzak durması gerektiğini söyler. Bu konuşmayı duyan genç kırılır. Kitaptan okumaya devam edelim. “Nüzhet bana yalan söyledi. Bunu onun yüzüne vurmak istiyorum. Hakikat, yalana karşı mücadeleye beni memur ediyor. Mukaddes bir iş. Bunu yapacağım. Bütün hayatımı buna hasredebilirim. Dünyanın hiçbir Nüzhet’i yalan söylememelidir”. Dr. Ragıp Bey’in de davetli olduğu yemekte Paşa’nın Fransa ve Fransızca hayranlığını eleştiren gencin Paşa ile de arası açılır. Yazarımızın alıntıladığım cümlesi yemek masasındaki ortamı çok iyi anlatmaktadır “Sofradaki münakaşanın çirkin bir çocuğu doğdu. Sükut. Ruhlar acılaşmıştı ve güzel bir mevzua girilemiyordu”. Hasta gencin Nüzhet’e duyduğu tutkulu aşka karşın Nüzhet’in gel-geç hevesi yorucu ve kırıcıdır. Gencimiz duygularını şu cümle ile anlattır “Keşke futbol oynasaymışım; belki de bacağımı Nüzhet’in aşkı kadar yormazdı“. Kahramanımız yaşına rağmen çok olgundur, insanları dikkatle gözlemlemekte, onların karakterlerini, duygu ve davranışlarını başarıyla çözümlemektedir. Kitaptan son bir örnek vermek istiyorum “Ben Nüzhet’in kahkahalarından ürkerim, bu, bir silahtır ki Nüzhet onu başkalarının zaafları üzerine merhametsizce boşaltır.” Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, anlatımındaki sahicilik, akıcılık, zengin ve renkli bir dil kullanımı ile çok kolay okunmaktadır. Yüz on sayfa uzunluğunda olan bu romanı okurken nerdeyse her cümlenin altını çizmek ve alıntılamak hevesine kapılmak olasıdır. Betimlemeler çok başarılıdır, Hiç bir betimleme cümlesinde ağdalı bir dil, süslü tanımlamalar kullanılmamıştır. Kişilerin fiziki görünümleri ve kişilikleri birkaç cümle o ile kolaylıkla çizilmiştir. Yazarın anlatım dili çok güçlüdür. Anlatımın görsel niteliği olağanüstüdür. Tüm romanı baştan sonra sahne sahne beyaz perdede izlemekte olduğunuz düşüncesine kapılmanız olasıdır. Romanı okurken, ya da benim gibi dinlerken bu on beş yaşında olmasına rağmen kendini çok iyi yetiştirmiş olan gencin duygu ve düşüncelerini yaşına göre fazla olgun bulabilirsiniz. Ancak, romanın bütününde bu ifadeler yerli yerine oturmakta ve okurun aklına bu cümlelerin genç birine ait olmadığı, aslında yetişkin bir kişi olan yazarın ifadeleri olduğu düşüncesi takılmamaktadır. Kim bilir, belki de okur, yazarın 15 yıl önce bu duyguları bizzat yaşadığını bilmekten gelen bir eşleştirme yapmaktadır. Peyami Safa’nın psikolojik romanı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu okullarımızda altıncı sınıftan itibaren 100 Temel Eser listesinde yer alması ve yüz on sayfadan ibaret olması nedeniyle kısa olduğu için kolay okunur düşüncesiyle Türkçe Edebiyat derslerinde okuma ödevi olarak verilmesini doğru bulmuyorum. Kitabın kısa olması, kahramanın on beş yaşında olması 11-14 yaş aralığında okunabileceği anlamına gelmediğini düşünüyorum. Bacağında ortaya çıkan kemik veremi ile uğraşan fakir ve kimsesiz gencin derin ümitsizliğini, çıkış yolu görünmemesi, bir acı ve ümitsizlik hikâyesi olmasını bir yana bıraksak bile, yaranın temizlenmesi, yeniden kapatılmasının anlatıldığı ayrıntılı satırların gencin çektiği fiziki acıların ve korkuların anlatıldığı satırlar bu yaş grubu için sevimli ve çekici olmayabileceğini düşünüyorum. 15 yaşındaki hastalıklı ve fakir gencin kendisinden dört yaş büyük Paşa kızı Nüzhet’e duyduğu tutkulu aşkı ve aralarındaki ilk cinsel uyanışların anlatıldığı paragrafların da ortaokul öğrenciler için uygun olmadığını düşünüyorum. Henüz duygu ve düşünceleri yeterince gelişmemiş, olgunlaşmamış çocukların ilk karşılaştıkları Peyami safa romanının ağır fiziki ve psikolojik acılarla dolu bir roman olması, çocukları Peyami Safa’nın başka bir eserinden de uzak tuttuğunu düşünüyorum. İyi edebiyat, güzel Türkçe ile birkaç saat geçirmek için Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu öğrenciliğinizden sonra bir kez daha okumaya ne dersiniz? Pişman olmayacağınıza, duru bir roman anlatımını özlediğinizi hissedeceğinize, abartısız ama gerçekçi ve yeterli tasvirlerle güzel edebiyata doyacağınıza inanıyorum. Birsen Karaloğlu
KİTABIN ADI DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU KİTABIN YAZARI PEYAMİ SAFA KİTABIN KONUSU Çocukluğundan beri bacağından rahatsız olan ve kimseyi dinlemeyen birisinin, hayaller peşinde koşarken başından geçen olaylar. KİTABIN ÖZETİ Küçüklüğünden beri çektiği hastalık onu hastahanelerden tiksindirmiştir. Fakat durumu ciddiyetini korumaktadır. Annesi ile kenar mahallelerin birinde virane ahşap bir evde yaşamaktadır. Bir gün ameliyat olması gerektiğini öğrenip hastahaneden döndüğünde evde annesini bulamaz ama odanın halinden annesinin şiddetli bir baş ağrısı geçirdiğini anlar. O sırada annesi gelir. Annesini üzmemek için ona gerçekleri anlatmaz. Kendi doktoruna gidip ona gözükmesi gerektiğini söyler. Annesi Erenköy'e gideceğini öğrenince paşanın da onu merak ettiğini söyler. Ertesi gün önce paşaya gider. Paşa ilk olarak sağlık durumunun nasıl olduğunu sorar. Kaçamak cevaplar vererek olayı geçiştirir. Daha sonra odaya Nüzhet gelir, getirmesini istediği kitapları alır. Kızı gidince paşa bir de doktor Ragıp Bey’ e görünmesini tavsiye eder. Paşanın uzaktan akrabası olan yazar küçük yaşlardan beri onunla konuşur, ona kitap okur. O akşam yine bir roman okumaktadır fakat paşa uyuyunca Nüzhet’ le birlikte beahçeye gider ve muhabbet ederler. Yazar on beş yaşında ve aralarında dört yaş olmasına rağmen Nüzhet’ i sevmektedir. Ancak onun da aynı duyguları hissetiğinden emin olmaz. Bahçede konuşurken doktor Ragıp’ ın Nüzhet’ i istediğini duyunca önce üzülür ama Nüzhet oralı olmayınca, duyduğu şüpheye rağmen keyfi yerine gelir. Daha sonra Nüzhet annesinin isteği üzerine uyumaya gider ve yazar da kendine olan tüm güvenini kaybeder. Hastalığı onu normal yaşından çok daha olgun davranmaya sevk etmiştir. Doktorun ikazlarına rağmen baston kullanmayan yazar o gece yatakta yorgun ve acı içinde kıvranmaktadır. Henüz uyumadan Nüzhet yazarın evine uğrar ve uyuyamadığını bahane ederek tekrar koyu bir muhabbete başlarlar. Ertesi gün yazar erkenden doktara gideceğinden Nüzhet onun uyumasını ister. Fakat yazar ona karşı olan zaafiyetini daha fazla saklayamaz, onu kendisine çekip bir kere öper ve Nüzhet şaşkınlık içerisinde koşarak eve gider. Sabah olunca yazar Kadıköye gider ve paşanın istediği kitapları alır ve sonra da annesine bir ay içerisinde gelemeyeceğini yazar. Oradan da doktara gider fakat operatörün dersi olduğundan görüşemezler. Operatörle akşama görüşebilen yazar ondan baston kullanması ve iyi yemesi ve dinlenmesi konusunda uyarı alır. İşi bitip köşke dönen yazar içeriye girdiğinde kendisinden gizli birşey konuşulduğunu anlar ve üzüntü içerisinde bahçeye oturmaya çıkar. Daha sonra Nüzhet gelir ve yazar içeri girdiğinde annesinin dolabın arkasında çıplak olduğunu söyleyerek onu rahatlatır. Fakat akşam Nurefşan ona gerçekleri yani Nüzhet ile doktor Ragıp’ın durumlarını konuştuklarını söyler. Yazar hayal kırıklığına uğrar ve Nüzhet’ in odasına konuşmaya girer. Nüzhet yine yazarı ikna eder. Daha sonra ikiside uyurlar. Ertesi günü Nüzhet’ le bahçede geçiren yazar Nüzhet’ le cinsel yakınlaşmalara girer. O akşam doktor Ragıp yemeğe gelir ve yazar hiç oralı olmaz. Konukları gidince Paşa yazara doktor hakkında görüşlerini sorar o da Ragıp’ ı Nüzhet’ e yakıştıramadığını söyler bunu duyan yengesi de içinden yazara karşı kin tutar. Bir gün yazar yengesinin Nüzhet’i mikroplara karşı uyardığını ve eşyalarımızı ayırdım dediğini duyar ve bunun üzerine evi terketme kararı alır. Ancak annesininde o gün paşalara geleceğini duyması kararını değiştirmesine neden olur. Hızla geçengünlerden sonra nihayet evine dönen yazarın ağrıları gün geçtikçe arttığından annesi onu fakülteye götürür. Operatör ona durmun ciddiyetini hatırlatır ve yerinden bile kıpıdamamasını ister. Evi birden kalabıklaşan yazarın yakınları onu teselli etmeye çalışır. Tekrar fakülteye gittiğinde operatör bacağın kesilmesi gerektiğini söyler fakat buna razı olmayan yazar birden bayılıverir. Bundan etkilenen operatör kasaplardan farkı olmaları gerektiğini söyleyip yazara, üç aylık bir sürede bacağını kurtarmak için hastahanete kalması gerektiğini söyler. Yazar bunu kabul etmek zorunda kalır ve Dokuzuncu Hariciye Koğuşuna yatırılır. Burası ona hapishane gibi gelir ve ilk gecesi olaylı biter. Bu korkuya dayanamaz ve bütün gücüyle bağırıp çağırır. Zor geçen günlrin sonunda ameliyat günü gelir. Ameliyatı bitince yedinci pansumanda doktor bacağın kurtılduğun ancak yer basamayacağını söyler. Daha sonra da Nüzhet’ ten gelen karttan Paşanın hastalandığını Nüzhet’ in de doktor Ragıp’ la nikahlanacağını öğrenir. Acılar içinde geçen günlerin sonunda annesi doktor Mithat ve arkadaşı onu hastahaneden taburcu ettirirler. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ Peyami Safa Peyami Safa İstanbul’ da 1899 yılında doğdu. Dokuz yaşında iken sağ elinin ekleminde kemik hastalığının başlaması, on üç yaşında iken de hayatını kazanmak zorunda kalması yüzünden düzenli okul öğrenimi göremedi, kendi kendini yetiştirdi. “ Biri Yerli ve Kopanlıklar Kralı” adlı 1913 ve “ Üç Kardeş” adlı 1918 birer hikayelik iki küçük kitap çıkarıyor, Fagfur 1918 vb. gibi sanat dergilerinde hikaye çevirileri ve makaleleri sonunda, kardeşinin isteğiyle memurluktan ayrılıp basın hayatına atıldı. Çıkardıkları “ Yirminci Asır” adlı bir akşam gazetesinde “ Asrın Hikayeleri” genel başlığı adı altında halk için gazete hikayeleri yazdı. İlk otuz kırk tanesi imzasız yayımlanan bu hikayeler o zaman çok beğenildi; yazar devrin ileri gelen bazı sanatçıları tarafından teşvik edildi. O tarihten sonra yalnız gazetelerde çalıştı. Fıkra, makale ve roman yazarı olarak geniş bir üne ulaştı. Bu arada “ Kültür Haftası 1936 ve Türk Düşüncesi 1953-1960” adlı iki de dergi çıkardı. 1961’ de İstanbul’ da öldü. ESERLERİ Yalnızız, Fatih Harbiye, Şimşek, Bir Tereddütün Romanı, Sözde Kızlar, Mahşer. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Peyami Safa Kitap Sınavı Klasik Sorular ve Cevapları için tıklayınız.... Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Peyami Safa Kitap Sınavı Test Soruları ve Cevap Anahtarı için tıklayınız... Dokuzuncu Hariciye Koğuşu Peyami Safa Kitabının Özeti, Konusu, Tahlili Oleh
Peyami Safa’nın otobiyografik özellikler gösteren romanı olan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu 1930 yılında yayımlanmıştır. Romanın kurgusu, adını bilmediğimiz ve kemik veremi teşhisi konulmuş karakterin bize anlattıklarından oluşturulmuştur. Peyami Safa, ilkokul zamanlarından başlayarak yıllarca süren bir kemik rahatsızlığı yaşamış; hastaneler, doktorlar ve ilaç kokuları etrafında yıllarını geçirmiştir. Kendisi, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda anlattığı her şeyin gerçek olduğunu, yalnız bir unsuru değiştirdiğini söyler. Roman karakterinin hastalığı bacağındayken kendisinin sağ kolunda ortaya çıkmıştır. Roman, mekanın karakter üzerindeki etkisini görmek adına başarılıdır. Romanın ana kahramanı çocuğu anlamak adına romandaki mekanları tek tek tasvir etmek önemlidir. Çünkü mekanlar çocuğun içinde bulunduğu psikolojiye göre anlamlanacaktır. Romanda üç tane mekan karşımıza çıkar ve biz bu mekanları çocuğun bakış açısı ile tanırız. Çocuğun gözlemleri, betimlemeleri onun hem psikolojik hem fizyolojik halini anlayabilmek adına çok önemlidir. Mekanlardan ilki kenar mahallelerin birinde, çocuğun yıllardır annesi ile yaşadığı evdir. Çocuk, kendi mahallesindeki evleri tasvir eder. Ama kullandığı sıfatlar tıpkı bir hastayı tarif eder gibidir. Çocuk evlere adeta bir hasta gözü ile bakar ’Kenar mahalleler. Birbirine ufunetli adaleler gibi geçmiş, yaslanmış tahta evler. Her yağmurda, her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğilip büğrülen bu evlerin önünden her geçişimde, çoğunun ayrı ayrı maceralarını takip ederdim. Kiminin kaplamaları biraz daha kararmıştır, kiminin şahnişini biraz daha yumrulmuştur, kimi biraz daha öne eğilmiş, kimi biraz daha çömelmiştir ve hepsi hastadır, onları seviyorum; çünkü onlarda kendimi buluyorum ve hepsi iki üç senede bir ameliyat olmadıkça yaşayamazlar, onları çok seviyorum ve hepsi, rüzgardan sancılandıkça ne kadar inilderler ve içlerinde ne aziz şeyler saklarlar, onları çok.. çok seviyorum.’’ Buradan anlıyoruz ki çocuk kendi hastalıklı halinin etkisiyle yaşadığı evi kendisiyle özdeşleştirir. Bu yüzden de kendisine benzeyen bu evi çok sever. Çocuk sofayı da yaşlı bir insan yüzüne benzetir ’Bu sofa yaşlı bir insan yüzü gibidir Evimizin bütün ruhu, kederleri ve neşesi orada görünür, her günün hadiseleri tavana, duvarlara, döşemeye bir leke, bir çizgi, bir buruşuk ve bazan da ancak bizim görebileceğimiz gizli bir işaret ilave eder. Bu sofa canlıdır Bizimle beraber kımıldar, değişir, bizimle beraber dağılır, toplanır, bizimle beraber uyur uyanır; bu sofa aramızda sanki üçüncü bir simadır ve güldüğü, ağladığı bile olur. Bu sofa dört köşedir Ortada sokak kapısı, iki yanında birer pencere. Pencerenin yanında bir ot minderi. Minderin yanında yemek masası. Masanın yanında iki sandalye. Bu sofada oturulur, yemek yenir, misafir kabul edilir. Benim her girişimde, orada, hareketsiz duruşum, beni bana gösteren bu çehreye bakmak içindir.’’ Bu cümlelerle çocuğun evini içten ve dıştan benimsemesinin nedenini anlayabiliriz. Çocuğun düşüncesine göre, hastalığı boyunca neler yaşadıysa bu ev de onunla birlikte yaşamıştır. Bu yüzden çocuğun yaşadığı ev normal bir ev tasvirindense bir insan gibi tasvir edilmiştir. Çünkü çocuk gibi bu ev de bazı acılara göğüs germek durumundadır. İkinci mekan hastanedir. Hastanenin kokusunu, telaşını, karamsarlığını iliklerine kadar hisseden yazar bunu okuyucuya başarılı bir şekilde yansıtır. Tasvirler hastanenin koridorunu, muayene odalarını, sıra bekleyen çeşitli insanları ve netice olarak çocuğun ruh halini bize verir. Bahçedeki ağaçların sıhhatine imrenerek yürüyen çocuk hastanenin içerisi ile dışarının zıtlığını şöyle dile getirir ’’Her gidişimde hastahanelerin bahçeleri bana hüzün verirdi. Bunun manasını şimdi bulmaya çalışıyorum ve hastalıkla tabiat arasındaki büyük tezadı anlıyorum. Bu, bir bahçeden hastahaneye girerken ve bir hastahaneden bahçeye çıkarken en çok hissedilen şeydir.’’ Çocuğun hastalık ve aşk serüveni içerisinde en önemli mekan Erenköy’deki köşktür. Köşk, içinde Nüzhet olduğu için önemlidir. Çocuk oraya gitmek için içten içe can atar. Çünkü Nüzhet ile beraberken bir parça da olsa hastalığını unutmaktadır. Nüzhet’e duyduğu derin sevgi dolayısıyla köşk başlarda çocuğun haline olumlu tesir eder. Bunu yine çocuğun mekan bağlamında verdiği tasvirlerden anlayabiliriz. Ama sonrasında bu rahat ve huzurlu günlerinin Doktor Ragıp’ın ortaya çıkmasıyla bozulduğunu görürüz. Doktor Ragıp Nüzhet ile evlenmek ve hatta onu yurtdışına götürmek ister. Belki de çocuğu hayata bağlayan en önemli şey Nüzhet’in aşkı iken köşkte geçen bazı olaylar ve konuşmalar neticesinde çocuğun geleceğe olan umudu kırılır. Köşkte bulunduğu vakitler yaşadığı heyecan onu ameliyat masasına kadar sürükleyecektir. Ve ameliyat vakti gelir. Ameliyathane hayatın nasıl bir şey olduğunu unutturan bambaşka bir alem, bir rüya odası’dır onun için. Tanpınar acının ve ıstırabın yegane kitabı’ olarak tanımlar Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu. Yazar, roman boyunca kahramanın fiziksel ve ruhsal acılarını okuyucuya öyle başarılı bir şekilde aktarır ki romanın sayfaları ilerledikçe biz de çocuğun acılarına ortak oluruz. Çocuğun Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda uzun süren tedavisinden sonra evine gideceği zaman söylediği şu cümleler hastanenin yani bir mekanın çocuğun üzerinde ne denli etkisi olduğunu bir kez daha gözler önüne serer “Yarın hastaneden çıkacağım… Dışarıda yaşamaktan korkuyorum. Burada ıstıraba ve tevekküle o kadar alıştım ki, onları bırakırsam ruhumun bir parçası kesilmiş gibi boşluk duyacağım; bırakmazsam isyansız nasıl yaşayacağım?’’
dokuzuncu hariciye koğuşu karakter analizi